Özdebir: Ülkemizdeki Sanayisizleşme Eğiliminin Nedenleri Tespit Edilmelidir

    29 Ocak 2020

Ankara Sanayi Odası Ocak ayı meclis toplantısı Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı​ Naci Ağbal’ın  katılımıyla yapıldı.

ASO Başkanı Nurettin Özdebir konuşmasında gündemdeki ekonomik gelişmeleri değerlendirdi.

Özdebir’in konuşması şöyle;

Konuşmama başlamadan önce Elazığ ve çevresinde yaşanan deprem felaketinde hayatını kaybedenlere Allahtan rahmet yaralılara acil şifalar diliyorum. Ülkemize büyük geçmiş olsun. Deprem maalesef coğrafyamızın acı bir gerçeği. Buna her zaman hazırlıklı olmalıyız. Depremin ihmale gelmediğini her deprem sonrası maalesef yaşayarak görüyoruz. Umarım bu acılardan bu kez gerekli dersi çıkarır, bir süre sonra her şeyi unutup eskisi gibi devam etmeyiz.  Bu arada, TOBB’un öncülüğünde ASO olarak biz de bölgedeki vatandaşlarımıza destek olmak için bir çalışma başlattık ve üyelerimizin katkıları ile hazırladığımız yardım malzemelerin dün bölgeye gönderdik. Hem bizim aracılığımızla, hem de başka kanallarla destek olan tüm üyelerimize şükranlarımızı sunuyorum.

Sayın Başkanım izninizle makroekonomik gelişmelerle ilgili bazı tespitlerimi siz ve değerli meclis üyelerimizle paylaşmak istiyorum. Ekonominin en dikkat çekici gelişmelerinden biri, Temmuz 2019’dan beri cari işlemler hesabı fazla verirken, Kasım ayı ile birlikte aylık bazda açığa dönüşmüştür. Üretimin ve dolayısıyla ihracatın ithalata bağımlılığı nedeniyle kronikleşmiş olan yüksek dış ticaret açıkları ve buna bağlı olarak bozulan cari işlemler göstergeleri, kısa bir aradan sonra aynı noktaya gelmiştir. Hedef olarak seçilen, cari açık vermeden ihracata dayalı bir büyüme stratejisi bu koşullarda zor gözükmektedir. Cari açığın önemli nedenlerinden birisi, tüketim malları talebi ve özellikle lüx ithalat tüketimidir. Bu malların talebine kısıtlayıcı uygulamaların yürürlüğe girmesi gerekmektedir. Dışardan ithal etmek yerine yurtiçinde üretilen malların, hem özel hem de kamu kesiminde tercih edilmesi sağlıklı bir ödemler değesine ulaşmamıza önemli katkı sağlayacaktır. Tüm uyarılarımıza rağmen kamunun ithal mal alışkanlığını sürdürdüğünü de üzülerek ifade etmek istiyorum. Öte yandan, enflasyon göstergeleri incelendiğinde,  2019 yılının Kasım ayında %4,26 olarak gerçekleşen ÜFE’nin Aralık ayında yükselme eğilimine girerek, %7,36’ya çıktığı görülmektedir. 2018’in Eylül ayında %46’ya kadar yükselen ÜFE’nin kısa bir zaman dilimindeki bu düşüşü olumlu bir gelişmedir. Benzer şekilde, 2018’in ikinci yarısında %25’e kadar yükselen TÜFE’nin kısa bir zaman diliminde önemli ölçüde düştüğü ve 2019 yılının Aralık ayında %11,84’e kadar gerilediği görülmektedir. Bu düşüşe rağmen Türkiye’nin enflasyon göstergeleri küresel ortalamaların oldukça üzerindedir. Gelişmiş ülkelerin ortalamasının %2, gelişmekte olan ülkelerin ortalamasının ise %4 olduğunu düşündüğümüzde fiyat istikrarının sağlanmasında halen kat edilmesi gereken bir mesafenin olduğu ortadır.

Değerli meclis üyeleri,

Özellikle 2020’ye ilişkin ipuçları sunan göstergelerin çoğu 2018’in ikinci yarısına kıyasla olumlu bir görünüm sunmaktadır. Lakin Merkez Bankası ve TÜİK verilerine göre Ocak 2020 itibariyle reel kesim güven endeksi, kapasite kulanım oranı, yatırım harcaması eğilimi ve tüketici güven endeksinde henüz istenilen seviyelere gelinememiştir. Özellikle 2018 yılındaki kur ve faiz şokunun etkisiyle harcanabilir gelir seviyesindeki düşüş, iç talepte henüz istenilen seviyelere gelmemizi engellemektedir.

Muhtemel iyileşmeleri 2020’nin ikinci yarısından itibaren görebileceğimizi düşünüyorum. Tüm bu görece ılımlı tespitlere rağmen belirtmek gerekir ki işsizlik Türkiye’nin en acil çözüm gerektiren ve en ağır yapısal iktisadi problemi olarak karşımızda durmaktadır. 2019 yılının Ekim ayı itibariyle mevsim etkilerinden arındırılmış işsizlik oranı %13,4, tarım dışı işsizlik oranı %15,7, genç işsizlik oranı ise %25,3 seviyesinde gerçekleşmiştir. Bu oranlar, küresel ortalamaya (2019 tahmini %4,9), gelişmiş ülke oranlarına ve gelişmekte olan ülkelerin ortalamalarına kıyasla dramatik ölçüde yüksektir. Özellikle genç işsizliğinin ulaştığı düzey, ekonomik ve sosyal duruma ilişkin en karamsar göstergelerden birini teşkil etmektedir. İstihdam edilenlerin sektörlere göre dağılımına bakıldığında, tarımda ve sanayideki istihdam oranının azaldığı, hizmetlerin payının arttığı görülmektedir.

Bu noktada, sanayi istihdamını önemli ölçüde artıracak acil politika uygulamalarının gerekliliğini vurgulamak yerinde olacaktır.

Sayın Başkan Değerli Meclis Üyeleri

Ülkemiz imalat sanayisinin GSYH’deki payı 1990-1995 Aralığında yaklaşık %25 iken,   yeni serilerin başlangıç yılı olan 1998’de %22,3 olmuş, 2019’da ise %19’a kadar gerilemiştir. 1998-2008 ortalaması 17,9,  2009-2018 ortalaması ise yaklaşık 16,5 olmuştur. İmalat sanayisi üretimindeki bu göreli küçülmenin işgücü istatistiklerine yansımasına bakıldığında, sanayi sektöründe istihdam edilenlerin 2005’te %21,6 olan payının 2018’de %19,7’ye gerilediği görülmektedir.

Aynı seri mevsim etkilerinden arındırıldığında, sanayi istihdamının toplam istihdamdaki payının 2005-2019 döneminde yaklaşık %30’lardan %24’lere gerilediği görülmektedir. İmalat sanayisinin hem toplam hasıladaki payında hem de istihdam içindeki payında kaydedilen bu daralmalar, Türkiye’nin sanayisizleşme eğiliminde olduğuna işaret etmektedir.

Sanayisizleşme, ekonominin büyüme potansiyeli, istihdamın artırılması ve kaynakların etkin kullanımı hedeflerine ket vurduğu zaman, ekonomi açısından patolojik bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu olgu, politika yapıcıların ekonomik büyümenin hızlandırılması, işsizliğin azaltılması ve katma değeri yüksek ürünlerin üretimdeki payının artırılması ile Türkiye’nin rekabet gücünün artırılması hedefleriyle çelişmektedir. Ülkemizde sanayisizleşme eğiliminin nedenlerinin tespit edilmesi, finansal kesiminin reel kesimi finanse etmesi için gerekli ekonomi politikalarının uygulanması ve sanayi üretiminin teşvik edilmesi gereğini beraberinde getirmektedir. Özellikle sanayide çalışacak eleman bulma noktasında sıkıntı çekilen bu dönemde, sanayi siciline kayıtlı imalat sanayi işletmelerinde çalışanların vergi ve SGK priminin asgari ücret seviyesindeki tutarlarının devlet tarafından alınmayıp, doğrudan işçiye ödenmesi teklifinde bulunmuştuk. Sayın başkanım, buradan bizim cebimize hiçbir şey girmeyecek.  Bu önerimiz uygulanırsa imalat sanayisinde çalışanların gelirleri artacak. Böylece imalat sanayisi nitelikli işgücü için cazip hale gelecek, istihdam, üretim kalitesi ve verimlilik artışı ortaya çıkacaktır. Diğer taraftan, ülkemizde, dış ticaret hadleri incelendiğinde, 2016’dan itibaren düşüş başladığı, hatta 2018’in Ekim ve Kasım aylarında 100 değerinin altına düştüğü, sonrasında bir miktar düzelmekle beraber halen görece düşük seyrettiği görülmektedir. Bu durum, dış ticaretin göreli fiyatlarında ülkemiz aleyhine bir bozulmaya işaret etmektedir. Bunun yanı sıra, ihracat birim değer endeksi, son on yılın en düşük değerindedir (90,6). Üstelik 2010-2019 dönemi ortalaması 100,6 iken, 2019 yılı ortalaması yaklaşık 91,5 olmuştur.

İhracat miktar endeksine bakıldığında son on yılda neredeyse her ay ihracat hacminde artış yaşandığı, son on yılın ortalamasının 131,2 değerini aldığı, 2019 yılı ortalama miktar endeks değerinin ise 164,5 olduğu görülmektedir. İhracat miktar endeksi hızla yükselirken birim değer endeksinin bu denli düşük olması, ihracat fiyatlarındaki çarpıcı gerilemeyi ortaya koymaktadır. Son on yılın ortalama büyüme hızı pozitif olduğu halde, ihracat hacmi yükselirken ihracat birim fiyatlarının belirgin ölçüde düşmesi, Türkiye’nin “yoksullaştıran büyüme” olgusunu yaşadığını ortaya koymaktadır. Daha açık bir anlatımla yoksullaştıran büyüme, bir ülkenin daha fazla üretip daha yüksek hacimde ihracat gerçekleştirdiği, ancak dış ticaret hadleri bozulduğu için ihraç ürün fiyatlarının azaldığı bir durumu ifade etmektedir. Ülkenin üretimde ithalata bağımlı olması, teknoloji düzeyinin yüksek olmaması gibi nedenlerle zaman zaman dışa açıklık oranı yüksek olan ekonomilerde bu olgu dış ticaret hadlerindeki bozulmaya bağlı olarak refah kaybına neden olmaktadır. 

Değerli Meclis Üyeleri

Küresel ekonomide büyüme trendinin azalan bir eğilim içinde olduğunu gözlemliyoruz. Belirsizliklerin yükseldiği, risklerin arttığı, finansal koşulların sıkılaştığı bir küresel ekonomide ülkeler, firmalarının nasıl daha hızlı büyüyebileceği üzerine kafa yormaktadırlar. Günümüz yeni ekonomik koşullarında büyümek daha zor ve maliyetli hale gelmiştir. Sağlıklı ve sürdürülebilir büyümenin itici gücü verimliliktir. İşgücü verimliliğini, sermaye verimliliğini ve toplam faktör verimliliğini artıramayan bir Türkiye’nin “sürdürülebilir büyümeyi” yakalaması oldukça zor görünmektedir. Verimlilik uzun vadede ekonomik büyümenin ve refah artışının temelini oluşturur. Verimlilik konusu çok sayıda parametre üzerinden değerlendirmeye açık bir konudur. Bu parametrelerden biri de kaynak dağılımında etkinlik konusudur. Kaynak dağılımında etkinlik; büyümesi gereken verimli firmaların kaynak yetersizliği nedeniyle büyüyememesi; görece verimsiz firmaların kaynağa erişerek büyümesi olarak tanımlanmaktadır. Böylece toplam kaynak verimsiz firmalara gitmekte ve toplam verimlilik azalmakta, böylece milli gelirin artış hızı düşmekte ya da potansiyelin altında seyretmektedir. OECD ülkeleri içerisinde, haftada 60 saat ya da daha fazla çalışan işçi oranı en yüksek ülke %23.3 ile Türkiye’dir. OECD ortalamasının %5.6 olduğu düşünüldüğünde aslında çalışma noktasında bir sıkıntımızın olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Ancak verimlilik noktasında problemimiz bulunmaktadır. Çalışmanın sonunda maksimum çıktıyı alabilmek için verimliliğimizi artırmak zorundayız. Bunun da yolu yenilik, Ar-Ge ve teknolojiden geçmektedir. Bu noktada halen gidecek çok yolumuz bulunmaktadır. Diğer taraftan genç nüfusumuzla önemli bir potansiyele de sahibiz. Dünya Ekonomik Formu tarafından  açıklanan  “Geleceğin Üretimine Hazırlık Raporu 2018”, son dönemde hazırlanan en kapsamlı rapordur. Rapora göre Türkiye’nin potansiyeli,   hem sayıca hem de genel nüfus içerisinde payı yüksek olan genç nüfustur.

Genç nüfus, teknoloji talebini ortaya koymaktadır. Ancak aynı rapor, Türkiye’nin genç nüfusunun da içinde olduğu insan sermayesinin teknolojik dönüşüme hazır olmadığını ortaya koymaktadır.

Gelişme yolundaki ülkeler açısından genç nüfus çok önemlidir. Bu noktada Türkiye’nin rakibi  gelişmiş ülkeler değil gelişme yolundaki ülkelerdir.

ABD’de  2018’de yayımlanan rapora göre ilk kez bir gelişme yolundaki ülke yani Çin, ABD’nin önüne geçerek, bilimsel yayın üretiminde dünya lideri olmuştur. Bu alanda bizim de atılım yapmamız şart görünmektedir.  Diğer taraftan, OECD 2019 raporunda, OECD ülkeleri arasında en hırslı genç girişimler ülkemizdedir. Bu potansiyeli verimlilikle bütünleştirdiğimizde potansiyelin üzerinde bir üretim ve büyüme rakamlarına ulaşmamız hiç de imkânsız olmayacaktır. Bugün artık teknoloji ile birlikte kullanılan yenilikçilik ve dijitalleşme kavramları ekonomik yaşamın en önemli öğeleri haline gelmiştir. Ekonomimizin dinamizmi ve aynı zamanda bel kemiği olan KOBİ’lerin yenilikçilik faaliyetleri ile birlikte verimlilikleri yükselebilecektir.

Bizlerin, Türkiye’nin gerçek gündemi olduğunu düşündüğümüz yenilikçilik, girişimcilik, verimlilik konularını her zaman ön planda tutmamız gerekmektedir. “Türkiye’nin yeni bir büyüme hikâyesine ihtiyacı var” derken aslında bambaşka şeylerden bahsetmiyoruz. Çok basit bir şekilde Türkiye’nin yeni büyüme hikâyesinin temelinde yer alması gereken unsurlar verimlilik, yenilikçilik ve dijitalleşme olacaktır. Bu arada, 4. Sanayi devrimiyle, yani dijital sanayiyle birlikte çok yıkıcı bir rekabet gelmektedir. Buna hazırlanmak için önce yalın üretimi, ardından süratle dijitalleşmeyi sağlamak zorundayız. Biz Model Fabrikadaki eğitimlerimizde,  öğren-dönüş programına katılan firmalarda verimliliğin %150’ler kadar arttığını gördük.

Bunun yanı sıra dijitalleşmeyle beraber yönetimsel ve imalattan kaynaklanın hataların da ortadan kalkmasıyla verimlilikte çok büyük bir artışın sağlanacağını göreceksiniz. Patronlar için 1 günlük fragman eğitimleri hala devam ediyor. Hepinize tavsiye ediyorum, gerçekten bu farkındalığı sağlamamız lazım ki, bu işte görevli çalışanlarımızı bu eğitimlere gönderelim ve fabrikalarımızdaki bu dönüşümü birlikte sağlayalım.

Değerli meclis üyeleri,

Küreselleşen dünyada, ülkemiz dışında yaşanan olumsuzluklardan etkilenmememiz mümkün değildir. Önemli olan dışarıda yaşanan olumsuzlukları kendi lehimize çevirebilecek adımların atılabilmesidir. Bu hafta Davos’ta gerçekleştirilen 50. Dünya Ekonomik Forumuna ticarette korumacılık, iklim değişikliği, eşitsizliğin artması ve küresel sistemin geleceğine dair kaygılar damga vurdu. Öte yandan Çin’de ortaya çıkan ve tüm dünyayı tedirgin eden Korona virüsü sonrası yaşananlar, dünya ticaretinin büyüme açısından tekrar sıkıntılı bir döneme girebileceği işaretini vermektedir. Sayın Başkanım KDV ile ilgili birkaç şey söyleyip sözlerimi tamamlayacağım. Sayın Başkanım, KDV maalesef hala üreticinin üstünde bir yük olarak durmaktadır. Türkiye’de piyasa düzeninden kaynaklı olarak katma değer vergisi (KDV) yükü tamamen üreticinin sırtındadır, bunu ABD’deki gibi satış vergisi haline getirmek gerektiğini düşünüyorum. Mevcut piyasa düzeninde KDV imalatçı için “üretmeme vergisi” haline dönüşmüştür. KDV’nin nihai sorumlusu tüketici iken, ne yazık ki üreticinin sırtında kalmaktadır. İmalatçıya vergi tahsildarlığı ve finansmanı yaptırılmakta, bu yapılırken de büyük bir yükü sırtlaması beklenmektedir. Bu konuda geçmişte büyük çaba gösterdiniz. Bunun için size teşekkür etmek istiyorum. 2018 yılının Nisan ayında Maliye bakanlığınız döneminde,  özel sektörün devreden 70 milyar TL’lik KDV alacağını ödemeyi planlamıştınız. Ancak torba yasa tasarısında yer alan bu madde, Plan Bütçe Komisyonunda kabul edilmesine rağmen, meclis genel kurulunda tasarıdan çıkarılmıştı.

O dönemde büyük bir hayal kırıklığına uğradık. Eğer özel sektörün bu alacakları ödenmiş olsaydı,  2018 yılının ikinci yarısında başlayan ve 2019 da etkileri devam eden ekonomik sıkıntılardan daha kolay ve erken çıkabilecektik.

Sayın Başkanım şu anki görevinizde de üretimi teşvik edecek ve firmalarımızın sermayelerini verimli kullanabilmek için gerekli olan desteği bize vereceğinize inanıyor ve desteğinizi bekliyoruz.

Sözlerime burada son veriyor,  katılımınız için size tekrar teşekkür ediyor ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı Naci Ağbal ise organize sanayi bölgelerinin lojistik merkezlere bağlanması hususunda gerekli tüm çalışmaların yapılacağını bildirdi.
Ağbal, sanayide yapısal dönüşümün 11’inci Kalkınma Planı’nda öncelikli alanlardan biri olarak belirlendiğini anımsattı.


Güçlü lojistik ve enerji altyapısının önemine işaret eden Ağbal, “11. Kalkınma Planı döneminde üretim merkezleri ve organize sanayi bölgelerini, limanlara ve diğer lojistik merkezlere bağlamada kullanılan başta demir ve kara yolu olmak üzere tüm altyapıyı yapmaya kararlıyız. Her bir OSB’de üretilen malların ucuz maliyetle hızlı bir şekilde lojistik merkezlere ulaştırılması için ne gerekiyorsa yapacağız.” diye konuştu.


Ağbal, 2020 Yatırım Programı’nda da OSB ve lojistik merkezlere ilişkin yeni projelerin yer alacağı bilgisini verdi. Sanayide büyümenin kısa vadeli finansmanla sağlanamayacağını dile getiren Ağbal, bu kapsamda uzun vadeli ve düşük maliyetli finansman temini için bütçede ayrılan kaynakların gelecek yıllarda daha da artırılacağını vurguladı.
Son dönemde, enflasyon ve faiz oranlarında düşüş, yatırım iştahında artış, güven endekslerindeki yükseliş trendi gibi olumlu gelişmeler yaşandığını aktaran Ağbal, hedeflenen seviyelere ulaşmak için ise sabırlı olunması gerektiğine dikkati çekti. Ağbal, “Faizlerin aşağı gelmiş olması çok kıymetli. Aynı zamanda yatırım iştahını sağlayacak ilave desteklerin de verilmesi gerekiyor. 2020 yılındaki büyümenin, istihdamı da olumlu yönde etkilemesini bekliyoruz.” ifadelerini kullandı.


Ağbal, Türkiye’nin bu yıl, uzun dönem büyüme ortalamalarını yeniden yakalayacağını belirterek, “Büyüme içerisinde özel sektör yatırımları belirleyici faktör olacak. Bu yatırımlarının artırılması konusuna özel önem vermemiz gerekiyor.” dedi. Bu yıl enflasyonun tekrar tek haneye gelmesini beklediklerini ifade eden Ağbal, enflasyon politikalarının kararları devam ettirilmesinin, gıda başta olmak üzere risk oluşturan, yapısal sorunların çözülmesinin önemli olduğuna dikkati çekti.


Ağbal, cari açığın 2020 yılında da ılımlı seyrini sürdürerek düşük seviyelerde kalmaya devam edeceğini vurgulayarak, “Cari açıkta önemli bir risk unsuru gözükmüyor. Ama kritik olan cari açık finansmanı, yani cari açığı düşürmüş olabilirsiniz ama finansmanı mutlaka daha kaliteli hale getirmeniz gerekiyor. En kaliteli, sağlıklı finansman doğrudan sermaye yatırımları.” değerlendirmesinde bulundu.