ASOMEDYA Şubat 2005

 

BÜYÜTEÇ

 

 

Yeniden Biçimlenen Dünyada Türkiye-Rusya İlişkileri

 

Prof. Dr. Enver HASANOĞLU

Başkent Üniversitesi

Stratejik Araştırmalar Merkezi

 

GİRİŞ 

Türkiye-Rusya ilişkilerinde tarihsel süreç içinde sürekli inişler-çıkışlar olduğu görülmektedir. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin genel eğilim itibariyle sorunlu gelişmeler şeklinde ortaya çıktığı görülmektedir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu ve Rus Çarlığı dönemlerinde Türk-Rus ilişkileri sürekli çatışmalar şeklinde gelişme göstermiştir. Tarihi gelişme sürecinde Türkiye ve Rusya birbirlerine karşı sürekli bir tehdit algılaması içinde oldular. Bu olgu doğal olarak bir güven bunalımı yaratmış ve Türkiye-Rusya ilişkilerinde karşılıklı güvensizlik belirleyici bir unsur olmuştur. Rus Çarlığı döneminde, Rusya’nın sıcak denizlere inebilmek için Boğazlar’a hakim olmak istemesi, Kars ve Ardahan başta olmak üzere Anadolu’daki doğu illerine yönelik toprak talepleri, Rusya’ya karşı güvensizliğin ana kaynağı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun Azerbaycan’a asker göndererek Kafkaslar üzerindeki çıkarlarını korumaya çalışması, Türk-Rus ilişkilerindeki karşılıklı güvensizliği artıran önemli unsurlardan biridir.

Türkiye ile Rusya (Sovyetler Birliği) arasındaki ilişkiler, istisna tutulacak geçici gelişmeler dikkate alınmazsa, genel olarak üç dönemde ele alınabilir. Bu dönemler, ilişkilerin iyi yönde geliştiği, işbirliğinin arttığı dostluk dönemi, ilişkilerin bozulduğu, gerginleştiği, çıkar çatışmalarının olduğu uyuşmazlık dönemi ve konjöktürel gelişmelerin ve yeni dengelerin ortaya çıktığı ortamlarda, bozulmuş olan ilişkileri düzeltme ve işbirliğini geliştirme girişimleri, kısaca dostluğun yeniden kurulması dönemi olarak adlandırılabilir.

Türkiye ve Sovyetler Birliği devletlerinin kuruluş ve güçlenme çabalarının sürdürüldüğü süreç, iki ülke arasındaki dostluğun güçlendiği bir dönemdir. Bu dönem 1921 Türk-Sovyet Dostluk Andlaşması ile başlayan ve Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası ile imzaladığı anlaşmaya kadar geçen bir dönem olarak belirlenebilir. Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası ile yaptığı anlaşmadan sonra izlediği politika Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında bir uyuşmazlık dönemi başlatmış ve bu dönem Stalin’in ölümü ile son bulmuştur. Sovyetler Birliği 1953 yılından sonra Türkiye ile yeniden dostluk ilişkilerini kurma ve geliştirme yönünde girişimler yapmaya başlamıştır. Bu dönem özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra daha da olumlu koşulların ortaya çıkmasıyla gelişme potansiyelini artıracak, iki ülke arasındaki ilişkilerin derinleşmesini sağlayacak, işbirliğini geliştirecek bir dönem haline gelmiştir. Özellikle Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin’in 6 Aralık 2004 tarihinde gerçekleştirdiği Ankara ziyareti ile iki ülke arasında tarihten gelen rekabet ve çatışmanın son bulduğu, bunun yerine işbirliğini daha da geliştirecek ve ilişkileri derinleştirecek bir sürecin başladığı yorum ve değerlendirmeleri yapılmaktadır.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin tarihsel sürecine baktığımızda Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerde genel olarak Rusya’nın izlediği politikanın belirleyici olduğu görülmektedir. Günümüzde başlayan yeni süreçte Rusya Federasyonu’nun ortaya koyduğu yeni yaklaşımların Türkiye-Rusya ilişkilerinin işbirliğinin ötesinde “çok boyutlu bir ortaklığa” gidilebleceğini göstermektedir.

 

Türkiye-Rusya İlişkilerine Tarihsel Bakış 

Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki siyasi ilişkilerin beklenen düzeyde olmaması, ilişkilerin derinleştirilememsinin nedenlerini araştırmayı ve iki ülke arasındaki ilşikilerin geliştirilmesini sağlayacak politikaların tespitini gerekli kılmaktadır. Özellikle tek kutuplu günümüz dünyasında Avrasya coğrafyasında önemli güç odakları olan Türkiye ve Rusya’nın ilişkilerinin geliştirilmesi, ilişkileri engelleyici rekabet ve mücadele yerine işbirliği ve ortaklık temeline dayanan ilişkilerin geliştirilmesine bugün düne göre daha çok ihtiyaç vardır. Bugünü iyi değerlendirmek ve yarının güçlü sağlıklı ilişkilerini yaratabilmek için tarihsel gelişmelere kısaca bakmakta yarar vardır. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin tarihsel gelişme sürecine, çok gerilere gitmeden Türk Kurtuluş Savaşı döneminden itibaren özetle bakılacaktır.

Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla başlayan Ulusal Mücadele hareketinin askeri ve siyasi olmak üzere iki cephesi vardı. Ulusal Mücadele’nin askeri cepheleri, Batı’da Yunanlılar’a, Güney’de Fransızlar’a ve Doğu’da Ermeniler’e karşı kurulmuştu. Askeri cephelerde başarıya ulaşabilmek için Ankara Hükümet’i Ulusal Mücadele’nin diplomatik cephesine de büyük önem vermiştir. Bu nedenle Türk Devleti’nin siyasi ilişkilerini düzenlemek ve geliştirmek için önemli girişimler yapılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayan devletlere karşı uygulanacak politika üzerinde görüşbirliği sağlayan Müttefik Devletler’e (Fransa, İngiltere) karşı Türkiye’nin kullanabileceği iki büyük devlet ABD ve Sovyetler Birliği idi. Ancak ABD’nin savaştan sonra Osmanlı Devleti’ne karşı izlediği politika, Wilson’un, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi olarak belirlenen “Milliyetler İlkesi” temeline dayandırması nedeniyele ABD ile ilişkilerin geliştirilmesi mümkün değildi. ABD, Milliyetler İlkesi’ne dayanarak Türkiye’nin Doğu bölgesinde bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulmasını savunmuştu.

Ankara Hükümeti, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini ABD’den farklı bir şekilde geliştirmiştir. Boğazlar bölgesinde, Kafkasya’da, İran’da ve Afganistan’da bulunan İngiliz kuvvetleri Sovyetler Birliği’ni çember içine almış, içte ise Batılıların destekledikleri gruplar Sovyet rejimine karşı direniyorlardı. Sovyetler Birliği içte rejim karşıtlarına, dışta ise düşmanlarına karşı savaşmakta idi. İşte bu koşullarda Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan büyük kayıplarla çıkmış olan ve ortak düşmana karşı savaşan Sovyetler Birliği ile uzun bir süre devam eden bir dostluk ilişkisi kurmuştur.

Tarih boyunca Osmanlı ülkesi üzerinde Rusya’nın en önemli hedefi daima Türk Boğazları olmuştur. Ulusal Mücadele sırasında Boğazların ilk defa Rusya’nın içinde yer almadığı yabancı devletlerin işgali altına girmesi, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini kolaylaştırmış, bu gelişmelerin de etkisi ile 16 Mart 1921’de Türk-Sovyet Dostluk Andlaşması imzalanmıştır.

Türkiye ile Sovyetler Birliği 1933-1936 yılları arasında sıkı bir işbirliği dönemi yaşamıştır. Avrupa’nın büyük devletleri arasında başalayan gruplaşma aşamasının yeni bir şekil almaya başlaması, iki ülke arasındaki sıkı işbirliğinin gelişmesinde belirleyici olmuştur. Almanya, İngiltere, İtalya ve Fransa arasında 1932 yılında Mussolini’nin girişimi ile Dörtlü Pakt imzalanması eğilimi Türkiye ve Sovyetler Birliği’nde rahatsızlık yaratmıtı. Türkiye ve Sovyetler Birliği’nin birlikte girişimi sonucunda 1933 yılında Londra’da toplanan Dünya İktisat Konferansı’nda ilgili devletler arasında yapılan görüşmeler sonucunda olası bir saldırı olayı karşısında gerçek saldırganı ortaya çıkarmak ve dolayısıyla ilgili devletlerden bir grup oluşturmak amacıyla “Tecavüzün tarifi” konusunda 3 ve 4 Temmuz 1933 tarihlerinde iki antlaşma imzalanmıştır.

Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin 1933-1936 döneminde gelişen işbirliği sürecinde en önemli konu, Boğazlar meselesi olmuştur. Bu dönemde Türkiye’nin Lozan’da tespit edilen Boğazları silahtan tecrit eden Bozağazlar Antlaşması hükümlerinin değiştirilmesi girişimlerini Sovyetler Birliği’nin desteklemesi, iki ülke arasındaki yakınlaşmayı güçlendirmiştir. İki devlet arasında gelişen bu ilişkiler sonunda, 7 Kasım 1935’te, 17 Aralık 1925 tarihli Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması ile bunun uzatılması hakkındaki 17 Aralık 1929 ve 30 Ekim 1931 tarihli İki Protokol ve esas antlaşmaya ek 7 Mart 1931 tarihli Deniz Protokolü’nün süresinin 7 Kasım 1945 tarihine kadar on yıl süre ile uzatılmasını öngören bir protokol imzalanmıştır. Böylece, iki ülke arasında 1921 yılında başlayan dostluk ilişkilerinin devam ettirilmesi hususunda Türkiye ile Sovyetler Birliği anlaşmıştır. İki ülke arasında bu şekilde gelişen işbirliği ve ilişkiler, 1936 yılında toplanan Montrö (Montreux) Konferansı’nda ve izleyen yıllarda Türkiye’nin İngiltere ile işbirliği yapması üzerine soğumaya başlamıştır.

Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası ile 23 Ağustos 1939 tarihinde yaptığı Rus-Alman Saldırmazlık Paktı’ndan sonra 1940 yılında yine Nazi Almanyası ile yaptığı ticaret anlaşması ile başlayan ilişki sürecinde Rusya ile Almanya kendi aralarında birçok ülkeyi nüfuz bölgelerine ayırmışlardı. Stalin’in Rus nüfuz bölgesi altına almak istediği ülkelerden biri Türkiye idi. Sovyetler Birliği Türk topraklarında üsler istiyordu ve bu üslerden birini Çanakkale’de kurmayı tasarlıyordu. Nazi Almanyası ile yapılan gizli anlaşmaya göre “Sovyetler Birliği Balkanlar’da ve Çanakkale’de kendi stratejik hedefleri için güç kullanmak zorunda kalırsa Almanya buna müdahale etmeyecekti.”

Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası ile imzaladığı anlaşmadan sonra izlediği politika Türkiye ile Rusya arasındaki uyuşmazlıkları ve gerginlikleri artırmıştır. Gerçekten de “Sovyet Rusya, 23 Ağustos 1939’da Rus-Alman Saldırmazlık Paktı’nın imzalanmasından takriben bir ay sonra zamanın Dışişleri Bakanı Saraçoğlu’nun 25 Eylül 1939 tarihinde Moskova’ya yaptığı ziyaret sırasında, ilk defa olarak Ankara’dan toprak da dahil bazı taleplerinde bulunmuş ve bu meyanda Çanakkale Boğazı’nın birlikte savunulmasını önermiş, Boğazlar’dan Karadeniz’e sahildar olmayan ülkelerin gemilerinin geçemeyeceği yolunda teminat istemiştir. Bu arada, Montrö Sözleşmesi’nde tadilat öngören bazı önerileri de (Karadeniz’e sahili olmayan ülke gemilerinin her geçişinde SSCB ile istişare ve bunların tonajının sahildar ülkeler gemilerinin toplam tonajının 1/5’ini geçmemesi vs. gibi) Ankara’ya iletmiştir.” Sovyetler Birliği, aralarındaki saldırmazlık paktına rağmen Almanya’nın Rusya’ya saldırmasından sonra Türkiye’ye ilişkin taleplerini bir süre geri plana çekmiş, ancak 4-11 Şubat 1945 tarihlerinde yapılan Yalta Konferansı’nda Türkiye’den vaki taleplerini tekrarlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda Sovyetler Birliği Doğu Avrupa ülkelerinde nüfuzunu ve etkinliğini pekiştirirken, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde gelişen Komünist partilerin güçlenmesi suretiyle Kapitalist ülkelerde de etkinlik sağlamaya başlamıştı. Bu gelişmeler İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği’nin Avrupa’nın güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturduğu algılamasına yol açmıştır. Sovyetler Birliği’nin bu tehdit algılaması Türkiye’de daha çok hissedilmiştir. Sovetler Birliği, 1920 yılının Temmuz ayında, Atatürk ile Lenin arasında bir dostluk ve işbirliğinin başlatıldığı dönemde bile ortaya koyduğu toprak taleplerini Soğuk Savaş’ın hemen başında tekrarlamıştır. Sovyetler Birliği Türkiye’den Boğazlar’da üs ve Doğu Anadolu’da bazı toprak taleplerinde bulunmuştur. Tarihsel süreç içinde Sovyetler Birliği’nin (Rusya’nın) politikasında değişmeyen unsurlardan biri Boğazlar’a ilişkin talepleridir. Çarlık Rusyası dönemlerinden beri Rusya sıcak denizlere ulaşma gayretlerinin önünde en büyük engel olarak Türkiye’nin Boğazlar’a hakim olmasını görmüştür.

Türk-Sovyet ilişkilerindeki en büyük gerginlik, Stalin döneminde Moskova’nın, 17 Aralık 1925 tarihli Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nı, Boğazlar sorununu Sovyetler’in çıkarlarına en uygun biçimde çözmek amacıyla, tek taraflı olarak feshetmeye karar verdiğini açıkladığı 19 Mart 1945 günü yaşanmıştır. Sovyetler Birliği iki ülke arasında yeni bir ittifak antlaşması yapılmadan önce, 1921 Antlaşması ile çizilen Türk-Sovyet sınırındaki bazı haksızlıkların düzeltilmesi, Boğazlar sorununun çözümü için Montrö Sözleşmesi’nin değiştirilmesi için yapılacak görüşmelerin ittifak antlaşması görüşmeleriyle paralel yürütülmesi suretiyle mevcut “pürüzler”in giderilmesi gerektiğini belirtmiştir. Sovyetler Birliği’nin bu keskin politika değişikliği ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yıllarında Sovyetler Birliği ile kurulan ve iki Dünya Savaşı arası dönemde devam eden yakın dostluk ilişkileri, ciddi bir gerginlik dönemine girmiştir. Gerçekte ilişkilerdeki bozulmanın ilk işaretleri, yukarıda açıklandığı gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Rus-Alman Saldırmazlık Paktı’nın imzalanmasını izleyen gelişmelerde ortaya çıkmıştı.

Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki gerginlik ve uyuşmazlık dönemi Stalin’in 5 Mart 1953 tarihinde ölümüne kadar devam etmiştir. Bu tarihten sonra Sovyetler Birliği, politikasında yaptığı değişiklikle birlikte Türkiye ile ilişkilerini geliştirme girişimlerini başlatmıştır. Sovyetler Birliği zor kullanma yoluyla genişleme ve nüfuzunu artırma politikasından vazgeçmiş ve “barış içinde birarada yaşama” yaklaşımını benimseyerek, ekonomik yarışma ve her ulusun kendi özelliklerine göre gelişeceği prensiplerini kabul etmiştir. Bu politika değişikliğinin olumlu bir gelişmesi olarak Sovyetler Birliği Hükümeti 30 Mayıs 1953 tarihinde yaptığı açıklamada Türkiye’den toprak talebinde bulunmaktan vazgeçtiğini, Montrö Sözleşmesi’nin değişmesi ve Boğazlar’ın ortak savunması hakkındaki görüşlerini değiştirdiğini beyan etmiştir. Bununla birlikte bu beyanda Sovyet Rusya’nın Boğazlar açısından güvenliğinin, iki ülke için de kabule şayan şartlarda sağlanmasının mümkün olduğunun belirtilmiş olması, Boğazlar konusunun yine de gündemde tutulacağı mesajını vermiştir.

Sovyetler Birliği taleplerinden vazgeçtiğini beyan ettikten sonra Türkiye ile iyi komşuluk ilişkilerini kurmak ve geliştirmek istediğini 1955 yılında çeşitli vesilelerle birçok kez tekrar etmiştir. Ancak Türkiye bu girişimlere karşılık verdiği yanıtlarda Sovyetler Birliği’nin politikasının fiilen değiştiğine dair ortada inandırıcı deliller bulunmadığını belirtmiş, ihtiyalı davranmaya özen göstermiş, hatta belirli bir kuşku duymuş ve Türkiye’nin NATO’ya katılmasının bir sonucu olarak NATO üyeliği dolayısıyla NATO devletlerinin politikasına parallel bir politika ve tutumu gittikçe daha net ifadelerle açıklamaya başlamıştır. Bu bağlamda Türkiye güvenliğini NATO ortak güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görmüş ve Sovyetler Birliği’ne karşı bir blok politikası gütmeye başlamıştır.

NATO, Avrupa Konseyi ve OECD gibi Batı’nın kurduğu örgütlere üye olan ve Batılı ülkelerle siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda ikili düzeyde güçlü bağlar geliştiren Ankara’ya karşı, ortaya çıkan yeni koşullarda baskı yapmanın artık pek mümkün olamayacağını idrak etmesiyle Türkiye siyasetini gözden geçiren ve taleplerinden vazgeçen Sovyetler Birliği’nin bu yeni tutumu sonucunda, 1939 yılından itibaren Türk-Sovyet ilişkilerinde yavaş yavaş tırmanan gerginlik yerini yumuşamanın hakim olduğu bir durgunluk dönemine bırakmıştır. Bu dönemde Ankara, Moskova’nın Türkiye ile ilişkileri normale döndürme ve ekonomik işbirliğini geliştirme amacıyla yaptığı açılımları ihtiyatla karşılamış ve Moskova’ya karşı devamlı bir güvensizlik duygusu içinde olmuştur. Bu arada Moskova’nın bu yeni dönemde Ankara’ya karşı izlediği siyasetin, tam manasıyla barışçı bir yaklaşımdan ziyade “soğuk ve sıcak duş” politikası şeklinde belirdiği hususu da belirtilmelidir. Nitekim bu yıllarda iki ülke arasındaki ilişkilerde, özellikle Orta Doğu’ya yönelik politikalarının taban tabana ters düşmesi nedeniyle zaman zaman ciddi boyutlara varan krizler de yaşanmıştır. Bir örnek olarak 14 Temmuz 1958’de gerçekleştirilen Irak ihtilali, Orta Doğu’yu birdenbire karıştırmıştır. ABD ve İngiltere’nin Lübnan ve Ürdün’e asker çıkarmaları Moskova’yı iyice rahatsız etmiştir. Irak’taki yeni rejimin hamisi rolünü üstlenen Moskova ise, bu karışık ortamda bölgede NATO’nun ileri karakolu olarak gördüğü Türkiye’yi pasifize etmek amacıyla, bir yandan Türk sınırı yakınında yığınak yaparken, öte yandan da diplomatik baskı için Türkiye’ye bir muhtıra vererek bölgede çıkacak silahlı bir çatışmanın sorumluluğunun tamamen Türk Hükümeti’ne ait olacağı uyarısında bulunmuştur.

Orta Doğu’daki bu gelişme yanında 1958 yılı sonlarında ve 1959 başlarında Türkiye’de bazı füze sistemlerinin konuşlandırılması konusu da Sovyetler Birliği’nin tepkisini çekmiştir. Moskova bu girişimin dostlukla bağdaşmayacağını, füzelerin Sovyetler Birliği’nin güney sınırlarını tehdit altına sokacağını iddia etmiştir. Türkiye bu iddiaları, her devletin kendi güvenliğiyle ilgili önlemleri almakta serbest olduğunu belirtilerek reddetmiştir.

Sovyet Rusya, 1959 yılı ortalarında diğer NATO ülkeleri yanında Türkiye’ye de “Balkanların atom silahlarından ve füze sistemlerinden arındırılması” önerisini içeren bir muhtıra vermiş ve tekrardan barışçı bir tavır sergilemiştir. Bu arada Türkiye’nin 1958 yılından itibaren içine düştüğü ekonomik krizi dikkate alan Moskova, iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğini geliştirmek amacıyla Ankara’ya yaklaşmaya çalışmıştır. Bu amaçla bazı üst düzey ziyaretlerin planlandığı bir sırada 1960 Mayıs ayı başında U-2 casus uçağı olayı patlak vermiştir. Moskova’nın bu konuda 13 Mayıs 1960’da verdiği notada, Türkiye’nin arazisini Sovyetler Birliği’ne karşı mütecaviz faaliyetler için kullandırdığı ve bu itibarla ABD’nin suç ortağı olduğu, bunun ağır sorumluluğunun da Türkiye’ye ait olacağını ifade etmiştir.

Moskova 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni Ankara ile ilişkilerini yeniden geliştirmek için yeni bir fırsat olarak görmüş ve gönderilen mesajlarda, Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerini Atatürk-Lenin dönemindeki düzeye yükseltme arzusunda olduğunu ifade etmiş, ekonomik yardım önerilerini yinelemiştir. Moskova’nın bu tavrında, Ankara’daki yeni rejimin eskisinden daha bağımsız bir dış politika izleyebileceği ve bu meyanda NATO ülkeleriyle bağlarını bir ölçüde de olsa gevşetebileceği düşüncesi ve umudu etken olmuştur. Sovyetler Birliği 1961 ve 1962 yıllarında da Ankara’ya karşı bu yumuşak üslubunu sürdürmüş, verdiği çeşitli mesajlarda toprak bütünlüğü, egemenlik ve bağımsızlığa saygı ilkelerine dayalı olarak iki ülke arasındaki ilişkileri ve işbirliğini geliştirmeye özen gösterdiklerini ve istekliliklerini ortaya koymuştur. Sovyetler Birliği 1962 Küba Krizi’ne rağmen Ankara’ya yönelik açılma siyasetini sürdürmüş, hatta küçük de olsa teknik alanda bazı anlaşmalar da yapılmış, İkinci Dünya Şavaşı’ndan sonra ilk defa iki ülke Dışişleri Bakanları 1964 ve 1965 yıllarında karşılıklı olarak ziyarette bulunmuşlar, 14-16 Ağustos 1965 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ı Moskova’yı ziyaret etmiştir. Böylece siyasi düzeyde yapılan bu üst düzey ziyaretler, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlaması açısından büyük önem taşımıştır. Moskova’ya yapılan siyasi ziyaretler yanında üst düzeydeki teknik heyetlerin ziyaretlerinde yapılan görüşmeler sonunda Türkiye’de Sovyet kredisiyle yedi büyük sinai tesisin yapımı için birer ön proje hazırlanması hususunda anlaşma sağlanmış ve böylece Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ilerideki yıllarda giderek genişleyecek bir işbirliğinin temelleri atılmıştır.

Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin hızlı sayılabilecek şekilde gelişmesinde, Türkiye’nin o dönemdeki ekonomik sorunları ve 21 Aralık 1963 yılında Rumlar’ın Yunanistan ile birlikte planlı bir şekilde Türkler’e karşı giriştikleri silahlı terör ve katliam eylemleri ile ortaya çıkan Kıbrıs sorunu etken bir unsur olmuştur. Türkiye’nin Garanti Andlaşması’ndan kaynaklanan hakkına dayanarak Kıbrıs’a müdahale girişimine karşı ABD Başkanı Johnson’ın, 1964 yazında Başbakan İnönü’ye gönderdiği Türkiye’nin saygınlığını zeleyen ağır mektubun yarattığı “soğuk duş”, Türkiye’yi dış politikada yeni arayışlara yöneltmiştir.

Bu arayışlar çerçevesinde Moskova’nın Stalin’in ölümünden sonra Türkiye’ye yönelik açılımlarına uzun süre kuşku ve güvensizlik ile bakan Ankara, Johnson mektubunun yarattığı düş kırıklığı içinde Sovyetler Birliği ile ilişkilerinde yeni bir değerlendirme yapma ihtiyacını duymuştur. Bu arada Ankara, aynı nedenlerle genel dış politikasında da çok yönlü bir yaklaşım benimsemeye ve başta Türkiye ile tarihi ve dini bağlar bulunan İslam Dünyası olmak üzere üçüncü dünyaya açılmaya başlamıştır. Bu suretle Ankara Kıbrıs sorunu sayesinde, kendi ulusal çıkarlarının müttefiklerinin çıkarları ile her zaman eş düşmeyebileceğini, müttefiklerinin dış politikada farklı sorun ve önceliklerinin olabileceğini görmüştür.

Moskova doğan bu tarihi fırsatı değerlendirerek, sözü edilen siyasi düzeyde karşılıklı ziyaretleri başlatmıştır. Sovyetler Birliği bu arada, Kıbrıs konusunda da Ankara’yı bir ölçüde rahatlatabilecek daha dengeli bir çizgi izlemeye başlamıştır. Sovyetler Birliği Makarios’a desteğini sürdürmekle birlikte, Kıbrıs’ta farklı etnik gruplardan oluşan bir “Kıbrıs halkı”nın bulunduğu şeklindeki Rum-Yunan tezine karşılı Kıbrıs’ta “iki ayrı toplumun” varlığını, çözümün bu iki toplum arasında bulunması gerektiğini ifade ederek ilk defa olarak “Federasyon" sözcüğünü dile getirmiştir. Siyasi alandaki bu açılımlar yanında Sovyetler Birliği aynı zamanda ekonomik alanda da büyük vaadlerle ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği gerek siyasi, gerek ekonomik alanlardaki bu açılımlarıyla, Türkiye’yi olanaklar ölçüsünde Batı’dan bağımsız bir politika izlemeye özendirmeyi amaçlamıştır.

Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkilerinde 1960’lı yılların başlarından itibaren tehdit algılamaları giderek azalmış ve ilişkilerdeki iyileşme döneminde üst düzeyde çok sayıda siyasi, teknik ve askeri ziyaret gerçekleştirilmiştir. Bu ziyaretlerde yapılan görüşmeler sonucunda, iki ülke arasındaki ilişkileri düzenleyen iki önemli belge imzalanmıştır. Bu belgelerden biri, Podgorni’nin 1972 yılındaki ziyaretinde imzalanan “İlkeler Deklarasyonu”dur. Bu Deklarasyon’da iki ülke arasındaki ilişkilerin dayandığı ilkelere yer verilmiştir. Toprak bütünlüğüne, egemenlik ve bağımsızlığa saygı ilkeleriyle, Kıbrıs meselesi açısından dikkate değer olan uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülüklere uyulması ilkesi, Türkiye açısından büyük önem taşımaktadır. Bu arada, kuvvet kullanma tehdidine başvurmama ilkesinden söz edilirken, tarafların topraklarını diğer taraf aleyhine saldırı ve yıkıcı faaliyetler için kullandırmama taahhüdüne de yer verilmesi dikkat çekicidir.

İkinci önemli belge de zamanın Başbakanı Ecevit’in 1978 Haziran ayında gerçekleştirdiği Moskova ziyareti sırasında imzalanan “İyi Komşuluk ve Dostça İşbirliği İlkeleri Siyasal Belgesi” dir. Ekonomik işbirliği ilkelerini de içeren ikinci belge greçekte birinci Belge’nin genişletilmiş şekli olarak değerlendirilmektedir.

Türkiye ve Sovyetler Birliği, ortak çıkarlarının bilinci içinde hareket ederek bu arada ortaya çıkan bazı siyasi ve askeri olayların iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesini engellemesine veya kesintiye uğratmasına izin vermemişlerdir. Bu tutum sonucunda iki ülke arasındaki işbirliği, meydana gelen olaylardan bağımsız olarak çeşitli alanlara yayılarak daha da gelişmiştir. Bu gelişmeler içinde 25 Mart 1967 tarihinde imzalanan anlaşma ile Sovyetler Birliği kredisiyle finanse edilen İskenderun Demir Çelik tesisleri, İzmir Aliağa Rafinerisi, Seydişehir Aliminyum Tesisleri, Paşabahçe Cam Sanayii’ni sayabiliriz. Sovyetler Birliği ile imzalanan bu kredi anlaşmasının dikkat çeken yönü, kredinin düşük faizli, uzun vadeli olması yanında, geri ödemenin önemli bir oranının Türkiye’nin geleneksel tarım ürünleri olmak üzere Türkiye’den gerçekleştirilecek ihracatla yapılmasının öngörülmesidir.

Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ekonomik işbirliğinde çok önemli yeri olan diğer bir gelişme de, 19 Eylül 1984 tarihinde imzalanan Doğal Gaz Anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın önemli yanı, doğal gaz bedellerinin, Türkiye’den Sovyetler Birliği’ne mal ve hizmet ihracı suretiyle ödenmesinin öngörülmüş olmasıdır. Bu sayede Rusya ile ticari ilişkilerimizin daha da genişlemesi mümkün olmuştur. Aynı anlaşma çerçevesinde sonradan yapılan düzenleme ile, Türkiye’nin 1989-1991 yıllarında Sovyet Rusya’ya açtığı ticari nitelikteki Eximbank kredilerinin doğal gaz bedellerinden ödenmesi de karara bağlanmıştır.

Sovyetler Birliği, gelişen ilişkiler çerçevesinde uzun süre, Türkiye’nin öneri ve yaklaşımları bağlamında sıcak bakmadığı “kıta sahanlığı ve fır hattı” konularına da olumlu yaklaşmış ve Rusya’nın Karadeniz’de bulunan ekonomik bölgesinin kıta sahanlığının sınırlarını kısıtlayan “Karadeniz’de Kıta Sahanlığının Sınırlandırılmasına Dair Anlaşma” yı, yapılan çetin görüşme ve pazarlıklardan sonra zamanın Başbakanı Ecevit’in Moskova ziyareti sırasında 23 Haziran 1978 tarihinde imzalamıştır. Ayrıca geçmişte, Karadeniz’in hemen hemen tamamında FIR sorumluluğunun Sovyetler Birliği’ne bırakılması nedeniyle Rusya lehine olan düzenlemenin yarattığı sorun, Gorbaçov döneminde 24 Mart 1988 tarihinde Ankara’da imzalanan bir protokol ile çözüme kavuşturulmuştur. Böylece Rusya lehine olan adaletsiz durum hava sahasında yapılan sınırlama ile düzeltilmiştir. Yine bu dönemde Türk müteahhitleri Rusya’nın inşaat sektörüne girmeye başlamışlardır. Bu iyileşme ve işbirliği süreci Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991 yılına kadar sürmüştür.

Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılması sonucunda ortaya çıkan 15 bağımsız devlet arasında Rusya Federasyonu da diğerleriyle eşzamanlı olarak Türkiye tarafından tanınmıştır. Sovyetler Birliği’nin varisi olması nedeniyle, geçmişte yapılan anlaşmaların Rusya Federasyonu ile de geçerliliğini koruyacağı, karşılıklı olarak teyit edilmiştir. Böylece Türkiye ile Rusya arasında yeni bir dönem başlamıştır. Bu yeni dönem, Türkiye’nin Rusya Federasyonu’na karşı sıcak bir yakınlık göstermesiyle geçmişe kıyasla daha çok dostane ve sıcak bir ortamda başlamış ve tanımanın hemen sonrasında Moskova’ya ve Ankara’ya en üst düzeyde karşılıklı olarak birçok ziyaret gerçekleştirilmiştir. Süleyman Demirel’in Başbakanlığı döneminde Moskova’ya yaptığı ziyarette, 25 Mayıs 1992 günü yirmi yıl süreli iki ülke arasındaki “İlişkilerin Esasları” hakkında bir belge imzalanmıştır. Bu Belge’nin en önemli özelliği, benzer belgelerden farklı olarak bir Antlaşma olması dolayısıyla bağlayıcı nitelik taşıması ve iki devletin “dost devletler” olarak birbirlerini nitelendirmiş olmalarıdır.

Rusya Federasyonu ile başlayan işbirliği ve ilişkilerin geçmiş dönemelere kıyasla daha iyi gelişme göstermesiyle girilen yeni dönemdeki sıcak ortam, 1994 yılından itibaren ortaya çıkan sorunlar nedeniyle soğumaya başlamıştır. Moskova’daki siyasi liderlerin, aşırı milliyetçi akımların da etkisiyle geleneksel politikalarına dönmeleri ve bu bağlamda dış ilişkilerinde daha dayatıcı bir eğilime girmeleri, olumsuz bir ortamın oluşmasına neden olmuştur. Bu ortamda, Batı’nın teknolojik ve mali yardımına muhtaç bulunduğunun bilincinde olan Moskova, yeni dış politika yaklaşımında Batı’ya karşı ölçülü (restr aint) davranma mecburiyetini duyarken, Ankara’ya karşı daha sert ve dayatıcı bir tutum takınmıştır.

Bu olumsuz gelişmelerin temelinde Rusya Federasyonu’nun 1993 yılı başlarında ilan ettiği “Yeni Dış Politika Doktrini” ile ortaya koyduğu “yakın çevre” yaklaşımı vardır. Bu doktrinde Moskova, Rusya Federasyonu’nu güneyinden çeviren eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin oluşturduğu kuşağı ve özellikle Orta Asya ve Kafkasya’yı “yakın çevre” olarak niteledirmiş ve bunu yeni dış politikasının en öncelikli alanı olarak tanımlamıştır. Rusya’nın bu bölgedeki gelişmelerde birinci derecede söz sahibi olduğu iddiasıyla ortaya çıkması, olumsuz gelişmelerin nedeni olmuştur. Rusya bu yeni politikası çerçevesinde, Bağımsız Devletler Topluluğu içinde Ekonomik Birlik, Gümrük Birliği, Ortak Güvenlik Antlaşması gibi bazı düzenlemelere gitmiştir.

Türkiye, bağımsızlıklarına yeni kavuşan Orta Asya’daki Cumhuriyetlerin, Kafkaslar’da Azerbaycan ve Gürcistan’ın kendisinden beklentilerini karşılamak, bu ülkelerin ekonomik ve siyasi bağımsızlıklarını güçlendirmek için aktif bir politika izlemiştir. Türkiye söz konusu ülkelerle yakın işbirliği kurmak, ekonomik çıkarlarını geliştirmek amacıyla bu ülkelere açılmıştır. Türkiye bu çerçevede, Orta Asya ve Kafkas ülkelerinin petrol ve doğal gaz yataklarının işletilmesi ve bunların uluslararası pazarlara boru hatları ile sevk edilmesi için girişimler yapmıştır. Ankara bu konudaki politikalarını açıklarken, bu bölgede Rusya’yı rakip bir ülke olarak görmediğini ve bir ortak olarak işbirliği içinde birlikte hareket etmek isteğini her fırsatta duyurmuştur. Bununla birlikte, Türkiye’nin bu bölgelere yakın ilgisi, Moskova’da kendi stratejik çıkarlarına ters düşen bir olgu olarak algılanmış ve rahatsızlık yaratmıştır. Bu durum, özellikle petrol ve doğal gaz boru hatları açısından geçerlidir.

Sovyetler Birliği’nin 1990 yılında çöküşünden sonra Soğuk Savaş’ın son bulması ve “tek kutuplu” dünya düzeninin oluşması, Türkiye-Rusya ilişkilerinin gelişmesine, tek kutuplu dünyada özellikle tek süper güç durumda kalan ABD’ne karşı bölgede yeni denge arayışları için uygun ortam hazırlamıştı. Ancak Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yeni kurulun Türk devletleriyle ilişki kurması ve bu ilişkileri geliştirme potansiyeli, Rusya Federasyonu’nun Kafkaslar, Orta Asya ve Hazar enerji kaynaklarına yönelik hedefleri, Türkiye-Rusya ilişkilerinin gelişmesini ciddi şekilde sınırlayıcı bir etken olmuştur. Hatta Türkiye ile Rusya arasında yeni bir “soğuk savaş”ın yaşanmasına ve Türkiye’nin Türk devletleri ile ilişkilerini geliştirme politikası Rusya’nın ulusal çıkarlarına bir tehdit olarak algılanmıştır. Özellikle Hazar bölgesi’ndeki enerji kaynaklarının işletim haklarının elde edilmesi için yapılan mücadele, ilişkilerin geliştirilmesinde sınırlayıcı bir etki yapmıştır. “Hazar bölgesinin enerji kaynaklarını Batı pazarlarına nasıl, hangi yoldan ve nerelerden ulaştırılacağı konularında Türkiye ve Rusya karşı karşıya gelmişler ve enerji koridorları iki bölge gücü arasında kıyasıya bir mücadeleye sahne olmuştur”.

Rusya’da yeniden yapılanma ve değişim sürecinin Yaşandığı Yeltsin döneminde, ciddi bir potansiyel bulunmasına rağmen Türkiye-Rusya ilişkileri pek gelişememiştir. Yeltsin’den sonra 2000 yılında seçim ile Rusya Federasyonu Başkanı seçilen Putin de başlangıçta uyguladığı politika nedeniyle Türkiye ile ilişkileri fazla yakın olmamıştır. Ancak 11 Eylül 2001 terör saldırısından sonra dünyada değişen koşullar, Türkiye ile Rusya’nın ilişkilerinin gelişmesine de zemin hazırlamıştır.

Soğuk savaşın sona ermesinden sonra tek kutuplu bir dünya ortaya çıkmıştır. Tek kutuplu dünyanın tek süper gücü ABD 11 Eylül 2001 günü dünya tarihinin en şiddetli terör saldırısına uğramıştır. ABD bu olayı, NATO'nun Kasım 1990'daki Roma Toplantısı’nda da ortaya konan “yeni tehdit” algılamaları bağlamında oluşturduğu stratejisini uygulamak için bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Amerikan Yönetimi, 11 Eylül sonrası ortamda Afganistan ve Irak başta olmak üzere Büyük Ortadoğu kapsamında değerlendirilen Kuzey Afrika’dan Afganistan’a, Kafkaslar ve Orta Asya’dan Suudi Arasbistan’a kadar uzanan coğrafyayı, ABD’ne yönelik gerçek büyük tehlikenin geldiği bölge olduğunu, bütün dünyaya açıklamıştır. Bu coğrafya’nın ciddi anlamda “elden geçirilmesi”, Amerika ve müttefikleri açısından dünyanın güvenle yaşanabilir bir alan olması yönündeki en önemli adım olarak ortaya konmuştur. ABD, bu bölgeden kaynaklanan ciddi tehlikeyi önlemek için de önce Afganistan’a sonra da Irak’a yönelik operasyonlarını başlatmıştır.

Soğuk Savaş sonrası tehdit değerlendirmeleri arasında yer alan “sınır tanımayan silahlar”ın en önemlilerinden biri olan “uluslararası terörizm”, gerçekte 11 Eylül saldırısı ile uluslararası terörün ne kadar tehlikeli olduğunu ortaya koymuş ve ABD’ne stratejisini uygulayabilmek için olğanüstü bir imkan vermiştir.

11 Eylül 2001 tarihi tek kutuplu dünyada bir milat olmuştur. O günlerde söylendiği gibi artık günümüz dünyasında “hiçbir şey 11 Eylül öncesi gibi” değildir ve dünyamız yeni bir savaş ve istikrarsızlıkla yüz yüzedir. Günümüzde bu savaşın Ortadoğu’daki odak noktası Irak Savaşı ve Filistin sorunudur.

11 Eylül 2001 sonrası ABD’nin Afganistan operasyonu ile başlayan yeni dönemin en önemli adımlarının başında Irak’taki savaş gelmektedir. ABD’nin, Irak’ı işgali ile başlayan ve bugün koalisyon güçleri ile birlikte sürdürülen Irak savaşı, Ortadoğu için olduğu kadar dünya için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. ABD bu yeni dönemde kendi çıkarları doğrultusunda bir dünya düzeninin oluşturulması çabalarını yoğunlaştırmıştır. Dünyanın tek hegomonik gücü olarak dünya düzenine şekil vermeye çalışan ABD, Ortadoğu’da yeni bir yapılanmayı da öngörmektedir. Yeni olmayan ve SSCB’nin çöküşünden sonra ABD’nin önemli bir stratejisi olarak gündeme getirdiği “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP), 11 Eylül’ün yarattığı ortamda Bush Yönetimi tarafından Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması bağlamında gündeme getirilmiştir.

 

BOP, Türkiye ve ABD ilişkileri içinde yeni bir boyut olarak gelişme eğilimi göstermektedir.

ABD stratejisinin, 21’nci yüzyılda tek kutupluluğu sürdürme hedefine dayandırıldığı görülmektedir. Bu stratejinin, Avrasya’da Amerikan gücünün diğer güçleri dengelemesi; dünya enerji kaynakları üzerinde Amerikan hakimiyetinin kurulması; AB’nin NATO çerçevesinde kontrol altına alınması, Rusya’nın sınırları içine itilerek ekonomik-politik-askeri olarak denetlenmesi, Çin ile çatışmanın ertelenmesi; Ortadoğu’da Amerikan karşıtlığını ortadan kaldırarak Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması şekline belirlenebilecek dört temel ilkesi vardır.

ABD’nin “sınır tanımayan silahlar”ın en önemlilerinden biri olan “uluslararası terörizm” ile mücadele amacıyla başlattığı operasyonlar bugün nitelik değiştirerek uluslararası yeniden yapılanma sürecine dönüşmüştür. Bu sürecin yaşandığı koşullarda Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin de bölgede yeni bir “Dış Politika Konsepti” geliştirmeye başlamıştır. Tek kutuplu dünyada Rusya’nın küresel bir güç olmadığı gerçeğinden hareket eden Putin, Rusya’yı etkin bir bölgesel güç haline getirme stratejisini benimsemiştir. Rusya bu çerçevede ABD’ne yakınlaşarak genelde Batı dünyası ile bütünleşme politikası izlemeye başlamıştır. Politik olduğu kadar ekonomik gerekçelere de dayanan yeni politikası ile Rusya, hiç olmazsa şimdilik kaydıyla küresel iddialarından vazgeçtiğini göstermektedir. Dolayısıyla Putin, 11 Eylül’den sonar oluşan yeni jeopolitik ortamı dikkate alarak belirlediği Rus dışpolitikası kapsamında Batı ile yakınlaşma girişimlerini sürdürmektedir. Bu girişimlerin bir uzantısı olarak, Batı kurumlarında yer alan ve Orta Asya ve Kafkas ülkeleri ile tarihi bağları bulunan ve Rusya gibi bir bölgesel güç olan Türkiye ile de yakınlaşma politikasını uygulamaya koymuştur.

 

Türkiye- Rusya İlişkilerinin Stratejik Gerekliliği 

ABD’nin 11 Eylül’den sonra Afganistan’a gerçekleştirdiği operasyon yanında Kafkaslar ve Orta Asya’da askeri üsler kurduğu bir dönemde Türkiye-Rusya ilişkilerindeki gelişme ve iki ülke arasındaki yakınlaşma stratejik açıdan dikkat çekicidir.

Rusya Federasyonu, gerek 11 Eylül sonrası gelişmelerin yarattığı konjonktür gerekse Orta Asya ve Kafkaslar’daki gelişmelerde gerekli etkinliği gösterememesi nedeniyle yeni açılımlar sağlama ihtiyacını duymaktadır. Bu ihtiyacın karşılanmasında Türkiye önemli bir bölge ülkesidir. Rusya bu olgudan hareketle Avrasya coğrafyasında Türkiye ile ilişkilerini daha da geliştirecek ve işbirliğini artıracak politikalara yönelmektedir. Rusya’nın bu ihtiyacına karşılık, Türkiye de Avrasya’da daha etkin bir konuma gelmek, bölge ile ekonomik ve siyasi ilişkilerini geliştirmek, bunun için de bölgesel düzeyde Rusya ile işbirliğine gitme gereğini duymaktadır.

Türkiye ile Rusya’nın işbirliğini çok amaçlı olarak gerçekleştirme arzularının ortaya konduğu bir dönemde 6 Aralık 2004 tarihinde gerçekleşen Putin’in tarihsel ziyareti yeni bir dönemin başlangıcını oluşturacak bir nitelik taşımaktadır. Rusya Devlet Başkanı’nın Dış Politika Danışma’nı Sergey Prihodko, Putin’nin son yıllarda gerçekleştirdiği dış ziyaretler içinde en önemli ziyaretin Türkiye ziyareti olduğu değerlendirmesini yapmış ve geçmişte, Türkiye-Rusya arasındaki ilişkilerin yapay anlaşmazlıklar üzerine kurulu olduğunu, ancak bugün bu modeli terkettiklerini açık bir dille ifade etmiştir. Bu değerlendirmenin pratiğe yansıması halinde kuşkusuz, Türkiye-Rusya ilişkilerinde büyük bir evrim yaşanacaktır. Uzun vadede akılcı politikalarla iki ülkenin ulusal çıkarlarını birlikte gözeten gelişmelere zemin hazırlanması halinde yeniden biçimlendirilen ilişkiler “stratejik ortaklık” niteliği kazanabilecektir.

Son yıllarda Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerde görülen belirgin bir gelişme ve artan işbirliği vardır. Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki yakınlaşmanın bir ürünü olarak, iki ülke arasında Kasım 2001 tarihinde İkili İşbirliği’nden Çok Boyutlu Ortaklığa alt başlığını taşıyan Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhuriyeti Arasında Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı imzalanmıştır. İki ülkenin üst düzeydeki giderek artan karşılıklı ziyaretleri Türk-Rus yakınlaşmasının önemli kilometre taşlarını teşkil etmektedir.

Türkiye’nin jeostratejik öneminin giderek artması, Türkiye’ye dış politika alanında yeni açılım olanakları yaratmaktadır. Özellikle Irak işgali dolayısayla ABD ile ilişkilerde yaşanmaya başlanan sorunların ve zaman zaman ortaya çıkan gerginliklerin olduğu ve AB ile ilişkilerde karşılaşılan gözardı edilemeyecek zorlukların bulunduğu bir dönemde Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerindeki gelişme ve ileriye dönük yeni umut ve beklentilerin ortaya çıkması, Türkiye açısından stratejik bir önem taşımaktadır. Bu bakımdan Türkiye’nin bu imkanı en iyi şekilde değerlendirmesi, bunun için de konuya çok boyuklu ve uzun vadeli ulusal çıkarlar açısından yaklaşması, kısa vadeli hesaplarla geçmişte olduğu gibi gereksiz tansiyon yükseltilmesinden kaçınması ve strateji boyutu ön plana çıkarması gereği vardır. Kuşkusuz bu hususların aynen Rusya Federasyonu için de geçerli olduğu bilinmelidir.

Bu gerçekten hareketle ve özellikle Türkiye’nin AB ile zaman zaman yaşadığı gerginlikler ileri sürülerek Türkiye-Rusya ilişkileri yada “Avrasya Birliği” gibi oluşumlar, AB’ne veya ABD’ne alternatif olarak düşünülmemelidir. Bu ve benzeri oluşumlar Türkiye’nin çok yönlü olanakları olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda bütünlüklü bir politika ortaya konması ulusal çıkaraların korunarak geliştirilmesi açısından yararlıdır. Türkiye mevcut ilişkilerine ve hedeflerine alternatifler yaratmadan bölgesinde güçlü bir “bölge devleti” olarak Rusya Federasyonu ve diğer komşu devletlerle bölgesel işbirliği olanaklarını en geniş şekilde değerlendirmeyi esas almalıdır. Bu arada sığ değerlendirme ve tartışmalardan kaçınarak başta ekonomik projeler olmak üzere mevcut olanakları süratle değerlendirerek sonuç alıcı yaklaşımlar benimsenmelidir. Bu amaçla devletler arası ilişkilerde çok önemli olan kurumlararası işbirliği mekanizmasına işlerlik kazandırılması mutlaka sağlanmalıdır. Esasen bu olanak Putin’nin ziyareti ile ortaya çıkmıştır. Yapılması gereken bu olanağın geçiktirilmeden en iyi şekilde değerlendirilmesidir.

Rusya’nın, bir bölgesel güç olarak uzun vadede yeniden küresel güç olma hesapları yaptığı ve uluslararası arenaya küresel güç halinde yeniden dönüş için bir perspektifi olduğu bilinen bir gerçektir. Başkan Putin tarafından açıklanan “hiçbir ülkede olmayan yeni bir nükleer silah geliştirildiğine” dair haberler de Rusya’nın bu hedefinin bir tezahürüdür. Rusya bu yöndeki hedeflerine ulaşabilmek için bölgede önemli bir güç olan Türkiye’yi giderek daha fazla oranda dikkate aldığı ve Türkiye ile ilişkilerini geliştirme ihtiyacında olduğu görülmektedir. Türkiye bu olguyu dikkate alarak Rusya ile ilişkilerini ve işbirliğini geliştirmek için akılcı politikalara dayalı bir siyaset planlaması yapmalı ve bir yol haritası hazırlamalıdır.

Türkiye, Rusya ile ilişkilerini geliştirdiği ve diğer alanlarda başarılı olduğu ölçüde AB sürecinde de başarılı olacaktır. Bu yaklaşımdan hareketle Rusya ile çok boyutlu ortaklık ilişkilerini geliştirmesi, stratejik değere sahiptir ve AB sürecinde başarıya ciddi katkı yapacak bir etken olacaktır.

Türkiye’nin güçlü ve zengin potansiyelinin iyi değerlendirilmesi halinde, Türkiye küresel bir aktör durumuna gelebilecektir. Böyle bir gelişmenin sağlanmasında Rusya ile ilişkilerin önemli bir rol oynabileceği düşünülmektedir.

 

Türkiye-Rusya Siyasi İlişkilerinin Derinleştirilmesi ve Sorunlar 

Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerde belirlenen amaçlara ulaşılabilmesi ve bu ilişkilerin stratejik boyutu yakalayabilmesi için siyasi ilişkilerin bügünkü düzeyinin ötesinde derinleştirilmesine ihtiyaç vardır. Bunun için de öncelikle mevcut sorunların aşılması gereklidir.

Türkiye ile Rusya arasındaki sorunların kaynağında büyük ölçüde tarihsel ön yargılar ve tarafların biribirlerini gerçek yönleriyle algılayamaması vardır. İki ülkenin birbirlerini yeterince tanımamaları, kendilerini rakip ülke olarak görmeleri ve üstünlük sağlama çabaları, olayların yanlış değerlendirilmesine yol açmaktadır. Terörün çok ciddi bir sorun olarak dünya gündeminde bulunması ve ülkeleri etkilemesi Türk-Rus ilişkilerini de olumsuz yönde etkilemektedir. Nitekim Moskova ile Ankara arasında daha fazla yakınlaşmayı engelleyen konular arasında Ruslar tarafından Türkiye yöneltilen, Çeçen halkı ile İslamcı örgütlere destek verildiği ithamlarının ve Ankara’nın PKK'nın Rus topraklarındaki faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığın önemli bir sorun olduğunu ilgli uzmanlar değerlendirmelerinde ortaya koymaktadırlar.

İki ülke arasındaki ilişkilerin derinleşmesini önleyen bir unsur da dış politika yapıcılarının sağlıklı temellere oturtulmuş ve içi doldurulmuş bir bölge politikasını gerçekçi anlamda henüz oluşturamamış olmalarıdır. Böyle bir politikanın oluşturulamamış olması özellikle Rusya Federasyonu’nun Türkiye algılamasında, tarihsel korkulardan kaynaklanan olumsuzlukların doğmasına neden olmaktadır. Yine bu bağlamda “Komşu ve Çevre Ülkeler Politikası”na dış politika’da önemli bir yer verilmemesi ve dolayısıyla Türkiye’nin Batı merkezli, özellikle ABD merkezli daha çok tek yönlü bir bağımlılık politikasının yarattığı sınırlayıcı etkiler bir neden olarak değerlendirilmektedir.

Kaybedilen imparatorluğu bir türlü içlerine sindiremeyen, Kafkasya ve Orta Asya’daki yeni bağımsız devletleri halen kendilerinin bir parçası veya “arka bahçesi” olarak görmeye devam eden Rus bürokrasi ve askerî elitlerinin bu davranış biçimleri, ister istemez söz konusu ülkelerle güçlü diyalog politikası benimseyen Türkiye’nin girişimlerini kendi millî çıkarlarına bir tehdit olarak algılamalarına neden olmakta, bu da ilişkilerin derinleşmesini olumsuz yönde etkilemektedir.

İki ülkenin kendilerini rakip görmesi, şiddetli bir rekabetin sürdürülmesi ve rekabet alanlarında kıyasıya mücadele etmesi, dolayısıyla ortaklık ve işbirliği anlayışının yeterince gelişmemesi ilişkilerin derinleştirilmesinde önemli bir sorun olarak görülmektedir. Nitekim iki ülke arasındaki ilişkiler, rekabetin ve mücadelenin ortadan kalktığı, işbirliği ve karşılıklı çıkar ilişkilerinin geliştiği ortamlarda derinleşmektedir. Son zamanlarda enerji alanında yaşanan işbirliği ve özellikle de iki ülke arasındaki en büyük proje olma özelliğini sürdüren Mavi Akım Projesi’nde yaşanan sıkıntıların giderilmesi, iki ülke arasında sağlanan önemli mutabakatlardan biri olmuştur. Aynı şekilde özellikle iş adamlarının siyasi ilişkilerdeki gelişmeyi aşan bir şekilde hızla geliştirdikleri ekonomik ve ticarî ilişkiler de bunu göstermektedir. Özellikle tarihsel süreç içinde oluşan “algılama” sorunu aşıldıkça ilişkilerdeki gelişmenin hızlandığı görülmektedir.

İki ülke arasındaki rekabetin nispeten ortadan kalktığı alanlarda işbirliği gelişmektedir. Rus şirketi Gazprom ile Türk şirketi BOTAŞ’ın, Rus doğalgazının üçüncü ülkelere ihracatı konusunda anlaşmaları buna güzel bir örnektir. Bu hususlar iki ülkenin, işbirliği alanlarını geliştirerek ve yaygınlaştırarak, rakip değil, ortak çıkar ve hedefleri bulunan ülkeler olarak bir tutum belirlenmesi gereğini çok net bir şekilde göstermektedir. İşbirliği ve ortaklık alanındaki ilişkilerin gelişen dinamiği de söz konusu tutum belirlemesini zorunlu kılmaktadır.

Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkilerin daha da geliştirilmesi için atılacak öncelikli adımlardan biri, benimsenmiş olan çok boyutlu işbirliği yaklaşımının ruhuna uygun olarak işbirliği yapılabilecek alanların tespit edilerek ön plana çıkartılması ve “yapıcı ortaklık” anlayışı içinde bu alanlarda girişimler başlatılmasıdır. Böylece uzlaşma yöntemi ile iki ülke arasındaki rekabet alanlarının ortadan kaldırılarak işbirliği ve ortaklık alanları haline getirilmesini sağlayacak politikalar geliştirilmeli ve bu politikalar uygulama alanlarıyla belirlenmiş ekonomik, ticari, askeri, alt yapı, enerji gibi somut projeler ile desteklenmelidir. Bu bağlamda iki ülke arasında yeni işbirliği alanları yaratılması bir strateji olarak belirlenmeli ve bu strateji sadece ikili ilişkileri içermemeli, uluslarası alanı da kapsamalıdır.

Karşılıklı önyargıların kaldırılabilmesi için ülke tanıtımlarına önem verilmeli, bu arada özellikle Rusya’nın Türkiye’yi daha yakından tanımasını sağlayacak özel programlarla desteklenen sosyal ve kültürel faaliyetler düzenlenmelidir. Bu faaliyetler, Rusya’nın tarihsel Türk algılamasında zaman zaman içine düştüğü ikilemi yenmesi, yanlış değerlendirmelerden kurtulması açısından yararlı olacaktır.

Son yıllarda önemli ölçüde gelişen ekonomik, ticari ve teknik alanlardaki işbirliğinin bügünkü sınırlı içeriğini daha geniş alanlara yaygınlaştıracak, bu alanlarda bölge ülkeleri ile karşılıklı bağımlılığı artırarak Türkiye ve Rusya’nın bölgedeki işbirliğini derinleştirecek bir yaklaşımın benimsemesinde yarar görülmektedir.

Türk ve Rus ekonomilerinin birbirini tamamlayan nitelikleri dikkate alınarak ekonomik işbirliğinin projeler bazında iki ülke iş adamlarına ve iki ülkeye yarar sağlayacak şekilde geliştirilmesine ilişkin politikalar oluşturulmalı ve bugüne kadar ilişkilerin geliştirilmesinde işadamalarının gerisinde kalmış olan her iki devletin yapacağı yeni girişimlerle işadamlarına yeni olanaklar yaratılmalı ve yatırımlara ivme kazandırılmalıdır.

Bunun için de gerekli koşullar olgunlaşmaktadır. Rusya devlet Başkanı Putin’nin Ankara ziyareti ile güncel konularda sağlanan ilerlemenin çok daha ötesinde iki ülke arasında en üst düzeyde bir yakınlaşma olduğu ve ilişkilerin derinleştirilmiş çok boyutlu ortaklık statüsüne kavuşturulduğu değerlendirilmektedir. Böyle bir ortamda iki ülke arasında ilişkilerin geliştirilmesi potansiyelinin en iyi şekilde değerlendirilmesi büyük önem arz etmektedir. Türkiye-Rusya ilişkilerinde derinleştirilmiş çok boyutlu ortaklık statünün sağlanmış olması, ekonomik, siyasal ve sosyal alanlarda iki ülke arasındaki işbirliğinin uygulamada işlerlik kazanmasını sağlayacak bir zemin de yaratmıştır.

Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin gelişmesini sınırlandıran sorunlar çözüldükçe ilişkilerin güçlendiği, rekabet yerine işbirliğinin geliştiği olgusu dikkate alınarak iki ülke arasında başlıca sorun alanlarını teşkil eden Mavi Akım, Bakü Tiflis Ceyhan Boru hattı, Boğazlar, Çeçenistan, PKK, Kafkasya gibi sorunların süratle geri dönülemeyecek ve kuşkuya yer bırakmayacak şekilde çözülmesi sağlanmalıdır. İki ülke arasında sorun yaratan rekabet alanlarının ortadan kaldırılarak işbirliği ve ortaklık alanları haline getirilmesini sağlayacak politikalar geliştirilmeli ve bu politikalar uygulama alanlarıyla belirlenmiş ekonomik, ticari, askeri, alt yapı, enerji gibi somut projeler ile desteklenmelidir. Bu bağlamda iki ülke arasında yeni işbirliği alanları yaratılması bir strateji olarak belirlenmeli ve bu strateji sadece ikili ilişkileri içermemeli, uluslarası alanı da kapsamalıdır.

Türkiye ve Rusya’da faaliyet gösteren stratejik araştırma merkezlerinin, sivil toplum örgütlerinin jeopolitik tartışma, jeopolitik analiz, araştırma-inceleme ve ileriye dönük çok boyutlu açılım stratejileri ve planları yapacakları kurumsal düzeyde çalışma programları hazırlanmalı ve bu programlar çerçevesinde beyin fırtınaları gerçekleştirilmelidir. Bu faaliyetlerde üniversitelerin de etkin bir rol üstlenmesi sağlanmalıdır.

 

 

SONUÇ

Türkiye ile Rusya arasında yüz yılları aşan çok uzun bir geçmişe dayanan ilişkiler, gelişme dinamizmine rağmen derinleşememiştir. İkili ilişkiler tarihsel nedenler ve özellikle konjontürel gelişmeler nedeniyle inişler-çıkışlar göstermiştir. Fakat 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de gerçekleştirilen terör eyleminden sonar oluşan ortamda Türkiye-Rusya ilişkileri bir ivme kazanmıştır. Türkiye’nin politikasını gözden geçirerek kendisi için önemli bir komşu olan Rusya ile ilişkilerini geliştirmek için aktif bir politikayı uygulamaya başlaması ve bu alanda girişimlerini yoğunlaştırması, Rusya’nın da buna yanıt vermesiyle yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerde olağanüstü bir gelişme başlamıştır.

Türk-Rus ilişkilerinde görülen gelişmelere etki yapan önemli olaylar arasında Sovyetler Birliği’nin çöküşü, NATO'nun eski Doğu bloku ülkelerine kapılarını açarak Rusya'nın NATO ile ortaklık yapan ülkeler arasına katılması ve 11 Eylül terörü ön plana çıkmaktadır.

İki ülke arasında fark edilir bir gelişme trendi öncelikle ekonomik ve ticari alanda başlamıştır. Ekonomik ve ticari alanda gerçekleşen olağanüstü gelişmeye rağmen siyasi alanda gelişmeler yavaş seyretmektedir.

Türkiye ile Rusya arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin, siyasî ilişkilerin gerisinde kalmasına neden olan sorunları ve erkenleri aşmak gereğinden hareketle Türkiye, başta Rusya Federasyonu olmak üzere bölge ülkelerine karşı diplomatik bir atak başlatmıştır. Türkiye başlattığı diplomatik atak ve girişimlerin meyvelerini 2004 yılı sonlarına doğru toplamaya başlamıştır. Bu politikanın amacına ulaştığını, hızla artan ekonomik ve siyasî ilişkilerdeki gelişmeler, tarihten gelen algılama sorununun bölge ülkelerinde aşılmaya başladığını gösteren işaretler ve Rusya Devlet Başkanı Putin’in 6 Aralık 2004 tarihinde gerçekleştirdiği Ankara ziyareti göstermektedir.

Putin’nin Türkiye ziyareti ile iki ülke arasındaki rekabeti ve mücadeleyi sona erdirecek, çok boyutlu ortaklığı somut bir zemine oturtacak ve işbirliğini geliştirecek yeni bir süreçin başladığı kabul edilmektedir. Bu yeni süreçte Rusya ile girişilen “derinleştirilmiş çok boyutlu ortaklığın”, özellikle rekabet alanı olan Kafkasya ve Orta Asya’da yeni olanakların yaratılmasını ve genelde Avrasya coğrafyasında ilişkilerin yeni bir anlayışla yürütülmesini sağlayacağı beklentisi vardır.

Bu beklentiyi güçlendiren neden, 2001 yılında imzalanmasına rağmen, bugüne kadar pek mesafe katedilemeyen, ikili ve çok boyutlu işbirliğini öngören “Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı”nın Putin’in ziyaretinden sonra işlerlik kazanacağı ve iki ülkenin Kafkasya ve Orta Asya’da ortak bazı adımlar atabileceği değerlendirmeleridir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik durum, tek boyutlu bir dış politika izlemesine ve diğer konular üzerindeki etkisini azaltmasına izin vermemektedir. Jeopolitik, Türkiye’yi çok taraflı dış politika izlemeyi ve izlenecek bu politikalarda etkili olmayı dikte etmektedir. Bu bakımdan Rusya ile ilişkilerin her düzeyde derinleştirilmesi, Kafkasya ve Orta Asya’da ortak bazı adımların atılması stratejik öneme sahiptir.

Rusya, Kafkaslar ve Orta Asya ile ilişkilerin geliştirilmesindeki, Bölgede istikrarın sağlamadaki katkısı ve bu istikrarlı ortam içindeki etki derecesi, Türkiye’nin jeopolitik gücünü doğrudan etkileyecektir.

 

KAYNAKÇA

Bülent Aras, “Güvenlik ve Demokrasi Geriliminde Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye”, Avrasya Dosyası, cilt 9,sayı 4,Kış 2003, ASAM, Ankara, s.43.

Suat Bilge, Güç Komşuluk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1992, s.266-271.

Mehmet Gönlübol ve Diğerleri, Olaylarla türk Dış Politikası (1919-1995), 9. Baskı, Siyasal Kitabevi, 1996, Ankara, s.27

Mehmet Gönlübol ve diğerleri, a.g.e., s.396

Ayhan Kamel, İkinci Dünya Savaşı’nın Bitiminden Günümüze Kadar Türk-Rus İlişkileri,

Ayhan Kamel, a.g.e., s.3, a.g.e., s.5, a.g.e., s.6

Ayhan Kamel, a.g.e. s.8, a.g.e. s.13

Sinan Ogan, “11 Eylül Sonrası Türk Dış Politikasında Rusya”, Avrasya Dosyası, cilt 10, sayı:1, İlkbahar 2004, ASAM, Ankara, s.77, a.g.e., s.79

Sinan Oğan, “Putin’in Ardından…” ASAM Günlük Küresel Değerlendirme Bültenleri, Dış Politika Analizleri, 10 Aralık 2004, http//www.avsam org/analizler.asp

Onur Öymen, Silahsız Savaş, İkinci Baskı, Remzi Kitabevi, Haziran 2002, Ankara, s.77)

http://www.foreignpolicy.org.tr/tur/makale/akamel_p.htm

Ümit Özdağ, “Cephe Ülke-Büyük Ortaduğu ve Yeni Bir NATO Stratejisi Mi?”, Avrasya Dosyası, cilt 9, sayı 4, Kış 2003, ASAM, Ankara, s.13, a.g.e., s.80