ASOMEDYA Agustos 2001 Sayısı İçeriği


İçindekiler:

Başyazı "Rolümüzü İyi Tanıyalım"
Forum "
Uluslararası Terör ve Türkiye'nin Stratejik Konumu"
Büyüteç "Malezya : Sermaye Kontrolleri"
Dosya "BOR"
İnceleme "
2000 Yılında Türkiye'nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu İçinde ASO Üyelerinin Yeri"
Söyleşi "
Gravüre Gönül Veren Sanatçı - Sema Boyancı"
ASO Meclis "Ekonomik Programa Duyulan Güven Arttırılmadıkça, Faizlerin Düşmesini, TL'nin Değer Kaybının Durmasını, Üretimin Artmasını Beklemek İyimserlik Olur. - Zafer Çağlayan"
ASO'dan "
Aylık ASO Faaliyetleri"


BAŞYAZI -  EDITORIAL

ZAFER ÇAĞLAYAN

Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle tarihin hemen hemen her kritik döneminde ön plana çıkan bir bölgededir. Soğuk savaş döneminde Sovyet Blokuna karşı bir kanat ülkesi olarak stratejik bir rol oynayan Türkiye, 21. yüzyılın hegemonya mücadelesine sahne olan ve büyük satranç tahtası olarak adlandırılan Avrasya’nın da merkezinde yer almaktadır. Çevremizde sürmekte olan etnik, politik, ideolojik ve dinsel çatışmalar, bizi ister istemez etkilemekte bazen de içine çekmektedir. ABD’ye yönelik terörist saldırı ve ardından yaşadığımız gelişmeler de, jeopolitik konumu nedeniyle Türkiye’nin stratejik önemini yeniden gündeme getirmiştir.

Komşularının çoğu ile çeşitli nedenlerden kaynaklanan sorunlar yaşayan Türkiye’nin içinde bulunduğumuz ortamda çok dikkatli olması gerekmektedir. Körfez Savaşı ve sonrasında yaşadığımız ekonomik kayıpların, içinde bulunduğumuz sorunların önemli bir nedenini oluşturduğunu unutmayalım. Bugün, ulusal çıkarlarımızı ön planda tutmak ve komşularımızla var olan sorunlarımızı derinleştirecek adımlardan kaçınmak zorundayız. Türkiye, içinde bulunduğumuz bölgede büyük güçlerin piyonu olarak değil bölgesel bir güç olduğunun bilincinde olarak davranmak zorundadır. Herkes evine gittiğinde, yine biz komşularımızla başbaşa kalacağız.

Komşularımızla olan sorunların çözülmesinde ekonomik ilişkilerimizin geliştirilmesi önemli bir rol oynayacaktır. Bugün, komşularımızla olan ekonomik ilişkilerimiz, potansiyelin çok altındadır. Bu nedenle komşularımızla ekonomik ve politik bağların güçlenerek sürdürülmesi gerekir. Komşularımızla ekonomik ilişkilerimizin geliştirilmesi, bölgedeki barış ve istikrar ortamının oluşturulmasına da katkıda bulunacaktır.

Tarihten dersler çıkarmak gerekir. Yaşadığımız coğrafyada, tarih boyunca bir çok imparatorluk kurulup çökmüştür. Türkiye’nin jeopolitik konumu iki tarafı da keskin bir bıçak gibidir. Bu coğrafyada ayakta kalabilmek güçlü olamaya bağlıdır; güçlü olmayan, uluslararası hegemonya mücadelesinin piyonu olmaktan kurtulamaz. Türkiye, ne yazık ki mevcut siyasi ve ekonomik görünümüyle, bölgesel bir güç olma fonksiyonunu yerine getirememekte ve bu nedenle de uluslararası ilişkilerde oynaması gereken rolü oynayamamaktadır. Bu durumu değiştirmek, ülkesini seven herkesin görevidir.

EDITORIAL

Due to her geographical location, Turkey has become most important in almost all critical periods of the history. Having played a strategic role as a flank country against the Soviet Bloc during the cold war era, Turkey is located at the heart of Eurasia where the hegemonic struggle of the 21st century is staged and which is called the great chessboard. The ethnic, political, ideological and religious confrontations continuing around us necessarily affect and sometimes involve us. The terrorist attack against the USA and the developments we have experienced thereafter has brought Turkey’s strategic importance onto the agenda again due to her geopolitical location.

With most of her neighbours experiencing problems stemming from various reasons, Turkey must be very careful in the present conjuncture. Let us not forget that the economic losses we have suffered during and after the Gulf War constitute an important cause of the present problems. Today, we must give priority to our national interests and avoid taking steps that would deepen our existing problems with our neighbours. Turkey must act not as a puppet of big powers but with the awareness of being a regional power. When everyone returns to his/her home, will remain alone with our neighbours again.

Development of economic relations will play an important role in the solution of our problems with our neighbours. Today, our economic relations with our neighbours are much below their potential level. For this reason, our economic and political links with our neighbours must be maintained by making them stronger. Development of our economic relations with our neighbours will contribute towards building an environment of peace and stability in the region.

One must take lessons from the history. Many an empire has been established and collapsed throughout the history in the geographical region we are living in. Turkey’s geographical location is like a two-edged sword. In this geographical region, to stand erect depends on being strong; those that are not strong cannot save themselves from being a puppet in the international struggle for hegemony. With her present political and economic situation, Turkey unfortunately cannot fulfil her function of being a regional power and cannot, therefore, play the role she has to play in international relations. It is the duty of everyone who loves his/her country to change this situation.

<<<Sayfa Başı


FORUM

ASOMEDYA SORDU:

ABD’ de meydana gelen terörist saldırılardan sonra bir savaş olasılığının ortaya çıkması ile birlikte Türkiye’nin stratejik önemi yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı çevreler, Türkiye’nin sahip olduğu stratejik konumunu kullanarak ekonomik ve siyasal konularda Batı’dan daha fazla destek ve hoşgörü görebileceğini ve bu nedenle de bu startejik önemin bir pazarlık unsuru olarak kullanılmasını savunmaktadırlar. Diğer bazı çevreler ise Türkiye’nin stratejik öneminin ekonomik ve siyasal konularda Batı’ya karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanılmasına karşı çıkarak Türkiye’nin vereceği desteğin koşulsuz olması gerektiğini ifade etmektedirler.Körfez savaşı sonrasında yaşanan gelişmeler de dikkate alındığında sizce Türkiye’nin içinde bulunduğumuz koşullarda stratejik konumunu bir pazarlık unsuru olarak kullanması doğru olur mu? Uluslararası ilişkilerde stratejik konumunu bir pazarlık unsuru olarak kullanmakla Türkiye’nin sağlayabileceği çıkarlar var mıdır?

Süleyman DEMİREL
9. Cumhurbaşkanı

TÜRKİYE BÜYÜK DEVLETTİR

Amerika Birleşik Devletleri’nde meydana gelen olay; pek çok masum insanın hayatını yitirmesine sebep olmuş bir “şiddet” olayıdır. Dehşet verici bir olaydır. Dünya’daki adı “terör” dür.

Bu olay karşısında insanlık, teröre karşı vaziyet almış ve kanı dökülen masum insanların yanında olmuştur.

Olayı sadece Amerika Birleşik Devletleri’ne ve Amerikan halkına yönelmiş saymak, fevkalade yanlıştır.

Çağımızın insanlık ayıbı olan terör; bütün ülkelerin ve bütün milletlerin işbirliği ile, yeni cinayetler işlemekten alıkonabilir.

Türkiye, terörden çok büyük sıkıntılar çekmiştir. 5 bin asker, 5 bin sivil şehit vermiş, 30 bin terörist de hayatını kaybetmiştir.

Terörle mücadele ederken uygar Dünya’ya ve bilhassa Avrupa’ya, sorunumuzu anlatmakta müşkülat çektiğimiz doğrudur. Terör, red edilmeli ve karşı çıkılmalıdır ve bu, şartsız olmalıdır. Herhangi bir şarta bağlandığı zaman reddedilme keyfiyeti, zaafa uğramaktadır.

“Kınıyoruz, ayıplıyoruz, lanetliyoruz” dedikten sonra, “Ama...” ile başlayıp, adeta bütün bunları zedeleyen ifadeler serdetmek, zihin karıştırmaktan başka birşeye yaramadı.

Türkiye’nin, acı ve ıstırap çekmiş bir ülke olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nde meydana gelmiş bu olay karşısına, şartsız dikilmesi, ona yakışır. İnsanlık icabıdır. Ayrıca, dostluk icabıdır. Çünkü, Amerika Birleşik Devletleri; Türkiye’nin terörle mücadelesinde, çok önemli destek vermiştir.

Türkiye, stratejik konumunu bu vesile ile bir pazarlık unsuru yaparak daha itibarlı hale gelmez ve büyümez. Büyük Devlete yakışanı yapmalıdır. Böyle bir fırsattan istifadeye kalkmış gibi, bana göre küçültücü duruma düşmemelidir.

Zaten, şu anda Türkiye’den ne isteneceği de belli değildir. Veya Türkiye’nin; “ destek vereceğim” dediği zaman, ne vereceği de belli değildir.

Ahde vefa, dostluk ve insanlık, büyük Devletin kitabında mevcuttur.

Eğer itibarlı kalırsanız, stratejik konumunuz; yeri-zamanı gelince işe yarar: Türkiye, stratejik konumunu bu vesile ile bir pazarlık unsuru yaparak daha itibarlı hale gelmez ve büyümez. Büyük Devlete yakışanı yapmalıdır. Böyle bir fırsattan istifadeye kalkmış gibi, bana göre küçültücü duruma düşmemelidir.

Prof. Dr. Mümtaz SOYSAL
TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ÖNEMİ

Gtratejik önemi açıkca pazarlık konusu yapmak, işlenebilecek hataların en büyüğü olur.

Bir ülkenin stratejik önemi ya vardır, ya yoktur. Bunu, konunun niteliğine, zamanına ya da yerine göre, bu önemden yararlanacak olanlar, kendi açılarından taktir ederler.

Bu stratejik önem onların gözünde yoksa pazarlık konusu yapmaya kalksanız da hiçbir ağırlığı olmaz; varsa, o ağırlık, siz vurgulasanız vurgulamasanız, kendini hissettirir. Vurgulamanız, olsa olsa, ancak bu önemin karşınızdakilerin gözündeki değerini azaltmaya yarar.

 

Prof. Dr. Hasan KÖNİ
A. Ü. SBF Öğretim Üyesi

MAKRO TERÖRİZM VE DEĞİŞEN YENİ ULUSLARARASI ORTAM MI?

Amerika’nın uğradığı makro terörizm saldırısını Amerikan Devlet Başkanı George W.Bush, “Savaş” olarak niteledi. Terörist saldırının dehşeti ve vahşeti karşısında uluslararası medyada bazı çevreler uluslararası ortamın aynı olmayacağını yeni bir düzenin gelebileceğini yazdılar. Oysa, gittikçe kendini “kuşatılmış” hisseden çevrelerin Batı karşısında olumsuz siyasal katılma olarak adlandırılan terörizme ilk başvuruşları değil. Lenin, Magrilla, Che Guevera, Giap, Mao, 20. yüzyılın ortalarında gerilla savaşlarının taktiklerini ortaya koymuşlardı. 1967 Arab - İsrail savaşından sonra 1970 ortalarına kadar uçak kaçırmalar, uçaklara karşı yerde saldırılar, başta Amerika olmak üzere çeşitli ülkelerin diplomatlarına yapılan saldırılar dünyayı kasıp kavurmuştu. Bazı ülkelere göre terörizm bazılarına göre devrimci savaşlar olarak başlayan çatışmalar sonucu dünya sahnesine bir çok ülke çıktı. 1990’lara damgasını vuran terörizmin başında Amerikalıların 4. Dünya olarak adlandırdıkları etnik çatışmalar geliyor. 4. Dünya gene Amerika’nın tanımına göre, gelişmekte olan ülkelerde, eski sosyalist ülkelerde ve Batının gelişmiş ülkelerinde yaşayan ancak din, dil, ırk açısından kendini farklı ve ezilmiş hisseden insanlardan oluşuyor. Batı, kendi medeniyetini simgeleyen uçakları kaçıranlara karşı yeni uluslararası hukuk kurallarıyla ortak bir cephe oluştururken bazen ayrılıkçı ve etnik teröre daha toleranslı bir bakış içinde oldu ve bu olayı 1990’dan sonra gelişen yeni dünya düzenin getirdiği kimlik sorununun bir parçası olarak gördü ve dolaylı olarak destekledi.

Ancak, hiçbir terörizm olayı, hatta I. ve II. Dünya Savaşları, ileri sürüldüğü gibi uluslararası düzeni tamamen değiştirmedi. Uluslararası düzeni değiştiren yeni ideolojiler ve bu idelojilere bağlı olarak gelişen olaylardı. 1980 başlarında Sovyetler Birliği’nde başlayan sarsıntının Sovyetleri çökertmesi 1990’lardan sonra yeni bir uluslararası düzene gidişin önünü açmıştı. Amerika’nın stratejileri hızla değişti. Jeopolitiğin yerini jeoekonomi aldı. Amerika’nın önünde kendisine karşı koyacak her hangi bir siyasi düşmanı kalmamıştı. Mücadele ekonomik boyutta Batı ülkeleri arasında sürecekti. Bölgelerde çıkan çatışmaları, eğer kendi bölgesindeyse Avrupa, Pasifik’te ve Latin Amerika’da Amerika az bir güçle durdurabilirdi. Japon asıllı Amerikalı Fukuyama tarihin sonu diye bir kitap yazmıştı. Bir çok ülkede hatta Amerika içinde üsler kapanıyor ve soğuk savaş kalıntıları maddi ve manevi olarak ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu. Küreselleşme, özelliştirme, özel teşebbüs, demokrasi sözcükleri anahtar sözcükler oluşmuştu. Öte yandan küreselleşme ile birlikte bazı olumsuzluklarda küreselleştiler. Uluslararası suç örgütleri küreselleştiler, soğuk savaş sırasında Büyük Devletlerin birbirlerine karşı kullandıkları uluslararası terörist örgütler küreselleşti ve bağınsızlaştılar. Örneğin, Usame Bin Ladin gibi kimseler, Suudilerin desteği, Pakistan’ın yardımı, Amerika’nın isteği ile Çeçenistan’da savaştılar. Pakistan’da kamplar kurarak Afganistan üzerinden Rusya’yı hırpaladılar. 1996’dan sonra bu kimseler başı boş kaldılar. Kuzey Afrika ve Arap Yarımadasında radikal İslam gelişti bu bölge hükümetlerine karşı ve Amerikan hedeflerine karşı terör eylemlerine girişti. Kafkaslar karıştı, Balkanlar etnik temizliğin ortaya çıktığı alan oldu. Amerika Balkanlarda üç sene bekledikten sonra Bosna’ya müdahale etti, Kosova’da Birleşmiş Milletleri es geçerek NATO ile Sırpları dövdü, Makedonların lehine Arnavutları Makedonya’da sıkıştırdı, Haiti’deki diktatörü devirdi, Panama’dan eski adamı Noriega’yı döverek aldı. New York “ ta mahkeme önüne çıkardı. Devletler Hukuku ayaklar altına alınmıştı. Bir roket Sudan’a bir kaç roket Usame Bin Ladin’e atıldı. Amerikan elçiliklerine Afrika ve Ortadoğu’da şiddetli saldırılar olmuştu. Saldırılar çok güvenilen Suudi Arabistan topraklarında devam etti. Artık Amerika için korkulacak şey uluslararası terörizmdi. Gelişen terörizmin başıboş devletlerden geleceği tahmin ediliyordu. Bu devletler Çin, Rusya ve Kuzey Kore’nin yardımıyla uzun menzilli füze sistemlerini geliştiriyorlardı. Amaçları Amerika’yı vurmaktı. İşte Clinton’dan başlayarak ulusal savunma stratejisi ortaya atıldı. Amerika kendisine yapılacak bir saldırıyı müttefik ülkelerden başlayarak geliştireceği bir füze önleme sistemiyle durduracaktı. Karaya, havaya, denize, uzaya, yerleştirecek olan bu sistem Amerika’yı girilmez bir kale haline getirecekti. Amerika, Çin ve Rusya’nın ve bazı Avrupalı müttefiklerinin itirazlarına karşı 1972 tarihli ABM Antlaşmasını tek taraflı kaldırarak Ulusal füze sistemini kurma çalışmalarına başlamak isterken bütün dünyanın dehşetle seyrettiği makro terörist saldırıya, en beklemediği yerde, kendi ülkesinin içinde uğradı.

Acaba bu beklenmedik, unutulmaz, şok edici saldırı uluslararası sistemin değişmesine yol açacak bir olay mıdır? Bu sorunun cevabı çok önemli. Bir zamanlar bilinen dünyanın ekonomisini ve siyasal sistemini denetleyen ve barbar saydığı ulusların isyan ve saldırılarına uğrayan Roma İmparatorluğu, bu saldırılar yüzünden değil kendisinden daha insanca bir yaşam vadeden Hıristiyanlık yüzünden yıkılmıştı. Boyutları inanılmaz olan bu teröre karşı intikam hisleriyle dolu olan Amerika şimdi eline güç kullanma konusunda meşru hak elde ettiğine göre gerekli kamu oyunu oluşturup belirlediği hedeflere saldıracak mıdır? Amerikan halkının beklediği gibi en iyi müdafaa saldırmak mı olacaktır? Bu durumda birçok ülkenin kendi teröristine saldırdığı, güvenlik sorunlarının insan haklarının ve özgürlüklerinin önünde geldiği, barbar görülen herkesin ezildiği bir dönemi mi başlatacaktır. Taktiği ve stratejisi ne olursa olsun bu saldırılar radikal islamı ve terörizmi ortadan kaldıracak mıdır? Üstü kapalı olarak terörist ilan edilen islam dünyasındaki reaksiyonların önüne nasıl geçilecektir? Radikal islamın hedefi komünizm gibi kendi bildiği yönetim tarzını dünyaya hakim kılmak mıdır? Yoksa yalnızca İsrail-Arab çatışması barışçı bir sonuca götürülse radikal islamı bastırmak mümkün mü olacaktır? Herhalde dev üniversite ve beyinlere sahip Amerikalılar bütün bunların hesabını yapmakta ve hislerine mağlup olmamaktadırlar. Önümüzdeki günlerde eğer bir saldırı olacaksa medyanın bir imaj yaratma operasyonunda yoğun olarak kullanılacağı anlaşılmaktadır. Afganistan’a karşı Amerika bir güçler koalisyonu oluşturmak zorunda kalacaktır. Belki uyuşturucu madde kaçakçılığının beline bir darbe indirilmişte olacaktır. Belki Amerika, Lockerbee ve Oklahoma olaylarında olduğu gibi daha rasyonel daha soğuk kanlı davranarak olayların failleri hususunda daha uzun araştırma yapmak, uluslararası terörizmi önlemek, küreselleşmenin ezdiği ulusları desteklemek amacıyla, uluslararası sistemi daha adaletli ve daha dağıtımcı bir hale getirme çabalarına girişebilir. Kendi ülkesi içinde Roosevelt döneminin sosyo-ekonomik politikalarına bir dönüş gösterebilir. Yalnızca savaş ve saldırıların geliştiği ortamlarda Türkiye’yi gerçek dost olarak görmekten vazgeçebilir. İşte o zaman gerçek bir uluslararası yeni dönemin başladığından, insanlıktan ve adaletten bahsetmek ve terörizmi bütünüyle kınamak mümkün olacaktır. Terörden çok ıstırap çeken ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. 1970 ortalarında Ermeni terörü Türk diplomatlarına yönelmişti. 1985’de etnik terör tam on beş yıl Türkiye’yi etkiledi ve bir özgürlük savaşı olarak görülerek bazı Batılı ülkelerden destek aldı. 1991 yılında Türkiye’nin NATO’nun 5. maddesinin işletilerek kendisinin korunmasını istemesi üzerine NATO saldırının dışardan olmadığına karar vererek Türkiye’nin bu isteğini reddetti. Aynı örgüt, elinde bir delil olmadan ABD’deki olayın dışardan yapıldığına inandı ve 5. maddeyi işletmeye karar verdi. Oysa, çok korktukları terörizme karşı, laik, batılı, demokratik ve Pazar ekonomisine sahip Türkiye desteklense idi, Batının başına bu kadar büyük işler açılmazdı. Belki yeni bir uluslararası sözleşme ve çifte standartlı olmaktan vazgeçiş uluslararası terörizmin sonunu getirir.

Türk Genel Kurmayı ve Dışişleri 1990’lardan gerekli dersleri almış gözükmektedir. Türkiye herhangi bir ülkeye terörizm suçlamasıyla birlikte bir cezalandırma eylemine girilmeden önce bir suçun ispat edilmesini istemektedir. Türkiye, Amerikan yönetimindeki bazı şahin çevrelerin Irak’ın bombalanmasını pompalamalarına sıcak bakmamaktadır. Genel Kurmay Başkanının ağzından Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasına izin verilmeyeceği ve zarara uğranılması durumunda bu zararın karşılanması gerektiğini belirtmiştir. Zaten, ABD’nin Afganistan’a yapacağı hareketin nokta hareket olacağı ve Türkiye’den üslerini açması ve lojistik destek dışında bir şey istemeyeceği anlaşılmıştır. Türkiye’nin bu durumda jeopolitik durumunun avantajını kullanarak ve uzun sürecek terörizme karşı mücadelede belli bir rol oynaması mahzurlu olmayacaktır. Böylece kendisine karşı Batıdan desteklenen terör eylemlerini durdurabilir. Bunun yanında Türkiye’nin jeopolitik durumunu sattığı söylenmektedir. Sanayi odası olarak satacak başka birşeyin kalmadığının herhalde farkındasınız.

 

Kâmran İNAN
T.B.M.M. Dış İlişkiler Komisyon Başkanı
ANKARA’NIN BAŞARISIZ İMTİHANI

11Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletlerine karşı girişilen insanlık dışı terörist saldırıları karşısında Ankara’nın başarılı bir imtihan verdiğini söylemek, maalesef zordur. Hükümet, tepki göstermekte gecikmiş, aşırı çekingenlik göstermiş, çok sayıda devlet adamları, başsağlığı ve dayanışma için Washington’a taşınırken, Ankara böyle bir jestte bulanmak ihtiyacını dahi hissetmemiştir. Oysa ABD, 12 Mart 1947 Truman Doktrininden bu yana en yoğun ilişki ve işbirliği içinde bulunduğumuz, her alanda destek gördüğümüz bir memleket olmuştur. Teröre karşı mücadelede Türkiye’yi anlayan ve destek veren tek memlekettir. Özellikle, terörist başına karşı 16 Ocak 1999 tarihinde Nairobi’de girişilen operasyonda Amerika’nın rol ve katkısını unutmamak gerekir. Altı Sayın Bakanın, olur - olmaz sebeplerle Küba’yı ziyaret etmesine mukabil, bu acı vesileyle Washington’a gitmek ihtiyacının duyulmamasını anlamak ve kabul etmek mümkün değildir.

Müttefikimiz Amerika’ya girişilen terörist saldırılar ve bunun neticesinde ortaya çıkan ciddi kriz karşısında Ankara diplomasisi şahane bir renksizlik örneği sergilemiştir. Olayların süratle geliştiği, karşılıklı istişareler için teknolojinin geniş imkânlarının kullanıldığı bir sırada Ankara’nın, çağdışı, “mektup” diplomasisine başvurması, Washington’da mektubu okuyacak kadar boş zamanı bulunan bir yetkilinin mevcudiyetini düşünmesi hayret vericidir.

Amerika Birleşik Devletlerine karşı girişilen tecavüz NATO antlaşmasının 5. maddesi çerçevesinde mütalaa ve karara bağlandıktan sonra, herhangi bir “pazarlık”bahis konusu olamaz. 5. maddenin gereği ne ise o yapılır.

Türkiye, otuz yıldan beri; terörizme karşı mücadelede 40 bini aşan evlâdını kaybetmiş, büyük faturalar ödemiştir. Bu alanda acı tecrübelere sahiptir. Amerika’daki son elim olaylar dolayısıyla, insanlık düşmanı terörizme karşı global bir mücadelenin, ABD’nin öncülüğünde, gündeme geldiği bir sırada Ankara’nın ön planda yer ve rol alması gerekir ve beklenirken, alınan düşük profilli tutum, Türkiye’yi, adeta, gündem dışı bırakmıştır. Böyle bir ortamda, bazı çevrelerin ileri sürdüğü “pazarlıkçı” tavır, durumu daha da ağırlaştırır. Milli menfaat dengeleri akıllı bir diplomasi ile sağlanır. Türk diplomasisi son senelerde giderek zayıflamış, renksizleşmiş, netice alma gücünü kaybetmiştir. Bir Türk yazarın Washington’dan televizyonla verilen çağrısı oldu: “Bütün dünya burada, Türkiye nerede?” Bu çağrı çok acı gerçeklerin ifadesidir.

11 Eylül’de Uluslararası terörizm eylemlerinin en büyüğünü gerçekleştirdikten sonra terörizmin çeşitli türlerinden ıstırap çekmiş olan bütün insanlar terörizmle nasıl mücadele edilebileceğini ve kaynaklarının nasıl kurutulabileceğini düşünmektedirler. Bu alanda liderlik hiç şüphesiz son kitlesel kıyımın kurbanı olan ABD halkı ve yöneticilerindedir. ABD kamuoyu içinde bulunduğu büyük acı ve infial ile acilen bir şeyler yapılmasını ve son olayların failleri ölmüş olduğundan bunları azmettirenlerin yakalanmasını ve cezalandırılmasını her ne pahasına olursa olsun istemektedirler. Terörizmini Afgan dağlarındaki mağarasından çok uluslu bir şirket gibi yöneten Usame Bin Ladin ve onu koruyan Afgan Taliban yönetimi ilk hedef olarak görünmekte ve ABD’nin ona yönelik bir askeri harekatın sonucu ne olursa olsun ABD’de kamu vicdanını biraz rahatlatacağı düşünülmektedir.

Uluslararası kuruluşlar (Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği gibi) ve birkaç istisnası ile tüm ülkeler ABD’ye çeşitli düzeyde yardım vaadinde bulunmaktadırlar. Bu eylemden sorumlu tutulan Usame Bin Ladin ve onun koruyucusu Taliban yönetimine karşı ABD ve müttefiklerinin etkin eylemlerle Afganistan’ı uluslararası terörizmin bir merkezi olmaktan çıkaracaklarını önceden görmek mümkündür.

Ancak nasıl tanımlarsak tanımlayalım terörizm klasik anlamda savaşa girişilmesini engelleyen asimetrik güç dengelerinde zayıf tarafın başvurduğu bir savaş türü olarak özellikle ikinci dünya savaşından sonra yaygınlık kazanmıştır. 1960’lı yıllarda gelişmiş ülkelerde aşırı ideolojik uçları da içeri alan iç terör hareketleri bugün büyük ölçüde azalmış bulunmaktadır. Az gelişmiş ülkelerdeki iç terör hareketleri ise her gün biraz daha yaygınlaşmaktadır. Bu yaygınlaşmada az gelişmiş ülkelerdeki yönetimlere isyan edenler yanında kendi ideolojilerini yaymak ve bunun için halkı sindirerek kendi yanlarına çekmek isteyenler de bulunmaktadır. Bu tür terör eylemlerine karışanlar gelişmiş veya gelişmemiş bir çok ülkede mazlum ve davalarında haklı insanlar olarak görülebilmekte ve hatta destek alabilmektedirler. Bugün artık son derece yaygın olan bir ifade ile bir ülkenin teröristi diğer ülke gözünde kahraman sayılabilmektedir.

Terör eylemlerinin bu ölçüde yayılmasında bu "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" tavrı son derece etkin olmuştur. Şimdiye kadar, genel dünya toplumunu en fazla rahatsız eden eylemler, uçak kaçırmaları ve sivillere karşı işlenen kitlesel eylemler olmuştur. Bunların önlenmesi ve suçluların cezalandırılması için Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi gibi kuruluşlar pek çok uluslararası sözleşmeler ve kararlar kabul etmişlerdir. Ancak, demokrasiler aynı zamanda insan haklarını da geliştirmek ve daha da yaygınlaştırmak istediklerinden bu sözleşme ve kararlardaki önlemler genellikle iyi bir şekilde uygulanamamaktadır. Her bir büyük terör olayından sonra alınan sıkı önlemler "hafızayı beşer nisyan ile malüldür" (insan hafızası unutkanlık hastasıdır) atasözünü doğrular bir şekilde kısa zamanda gevşemektedir.

Şimdi sormamız gereken büyük soru 11 Eylül olayları sonucunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin, Avrupa Konseyinin ve Avrupa Birliğinin aldığı son kararların yeterince kapsamlı olup olmadığı ve ne ölçüde uygulanacağıdır. Acaba bu kararlar, DHKPC, PKK ve Kaplan ve benzeri örgütlerin Batı Avrupa ülkelerinden yönetilmelerini önleyebilecekler midir? Şimdiye kadar bu kuruluşlara göz yuman ülkeler, terör olayları kendilerine sıçramasın diye bu davranışlarını sürdürüyorlardı. Acaba 11 Eylül olayları onları bu riski göze alabilecek kadar motive edebilecek midir? İlk emareler bu yolda olumlu gelişmeler vaat etmektedir. Ancak ortalık yatışıncaya kadar bu terör gruplarının pusuya yatarak bekleyeceklerini tahmin etmek zor değildir.

İslami denilen ancak İslam’ın şeytani bir tefsirine dayanan ve insanlığı 7. yüzyıl çöl yaşamına götürmeyi hedefleyen bu yaygın ve hudut tanımayan dehşet örgütünün İslamiyet’in bulunduğu hemen her ülkede faal olduğu ve başta ABD olmak üzere tüm batı ülkelerine ve değerlerine karşı eylem içerisinde olduğu bilinmektedir. Ancak bu eylemlerin İslam adına yapılması ve daha ziyade Hıristiyan veya Yahudi resmi veya sivil hedeflere yönelmesi çok tehlikeli bir şekilde bir Müslüman düşmanlığı yaratmaktadır. Bu düşmanlığın Batı dünyasındaki bazı siyaset adamları tarafından bilerek veya bilmeyerek teşvik edildiğini de görmekteyiz. Kökten Dinciliğin bir kanadını teşkil eden İslamcı terör, hemen her Arap ve diğer Müslüman devletlerde taraftar bulmuş ve eylem yapabilmiştir. Bu kuruluşların ortadan kaldırılması için bu ülkelerin hükümetlerinin global anti-terör çabasına katılmaları gerekmektedir. Bunun aynı zamanda kökten dincilikle mücadele edilmesi anlamına geleceği açıktır. Ancak, Arap milliyetçiliği, sosyalizm ve İslam’ı birleştiren bir siyasanın etkin olduğu ülkelerde bu mücadele imkansız derecede güçtür. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ancak laik devlet düzeni ile kendi kendini yönetmeye alışmış Türk ulusu kendini çeşitli terör örgütlerinin hedefi olmaktan da kurtaramamıştır. Dışarıdan gelen ve kökten dinciliği terör dahil her yöntemle Türkiye’ye de sokmak isteyen akımlar şimdiye kadar başarılı olamamışlardır. Bu amaçla siyaset alanına giren akımlar dahi geçen zaman içerisinde Türk devletinin kendi yapısını koruma azmi karşısında gerilemişler, bölünmüşler ve ülkemizin geleneksel siyasal hedeflerini benimsemek zorunda kalmışlardır. Bu bakımdan Türkiye’nin terörizmle mücadelede en büyük engeli dış ülkelerde teröre verilen destek olagelmektedir.

11 Eylül olaylarının yöneticilerinin bulunup bastırılması için sadece Afganistan’da rejimin değiştirilmesi ve Bin Ladin ve Taliban taraftarlarının ezilmesi yeterli olmayabilecektir. Orta Doğu’da içerisinde terör odakları bulunan veya kendileri teröre destek veren pek çok ülke bulunmaktadır. Bu ülkelerin bazıları, ABD’nin terörü destekleyen ülkeler kategorisinde bulunmaktadır ve kendilerine ekonomik ambargo uygulandığı halde diğer Batı ülkeleri bu ülkelerle normal ilişkilerini yürütmekte ve ancak terör hareketleri kendi ülkelerini etkilediğinde geçici tepki göstermektedirler. Bu tür ülkelere karşı bir eyleme girişmek istediği takdirde ABD’nin müttefiklerinin kuvvetli itirazları ile karşılaşacağı şüphesizdir. Aynı husus Türkiye için de geçerlidir. ABD’nin Irak, Suriye veya İran’a karşı bir eylemde Türkiye’den Afganistan için olan ölçüde bir destek beklemesi doğru olmayacaktır.

ABD’nin ve Batılı müttefiklerinin uzun vadede teröre karşı pasif korunma ve önleme tedbirleri yanında Arap-İsrail çatışmasının Filistin’de adil bir çözüm için çaba göstermeleri gerekir. Bu adil çözüm Filistin’de iki toplum arasında şimdiye kadar varılan çerçeve anlaşmalarının diyalog ve uygulama anlaşmaları ile doldurulması gerekir. İsrail’in önce güvenlik sonra diyalog ısrarı, barış sürecini barışı istemeyen terör örgütlerinin keyfine bırakmak anlamına gelir ve bu yüzden İsrail yönetiminin barış arzusu konusunda şüphe yaratır. ABD’nin bu şüphenin ortadan kaldırılmasında büyük etkisi olur. Barış sürecinin gelişmesi Arap-İsrail çatışmasını kendi haklılıklarının bir dayanağı halinde gösteren örgütlerin bu yöndeki mazeretlerini de ortadan kaldıracaktır.

 

Prof. Dr. Ali L. KARAOSMANOĞLU
Bilkent Ü. Uluslararası Bölüm Başkanı
HEM MÜSLÜMAN, HEM LAİK VE HEM DE BATILI BİR ÜLKE OLAN TÜRKİYE’NİN ÖZEL KONUMU

Türkiye, 1970’den beri terör ile mücadele etmektedir ve terörizmden zarar gören ülkelerin başında gelmektedir. Bu mücadelesinde Türkiye’ye en çok destek veren ülke Amerika Birleşik Devletleri yönetimi olmuştur. PKK lideri Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp yurda getirilişinde ABD’nin yardımı unutulamaz. Ayrıca, Türkiye bir NATO üyesidir ve terör konusunu defalarca NATO gündemine getirmiştir. Laik ve demokratik bir devlet olarak terörizmin başta gelen hedeflerinden birisi olmaya devam etmektedir. Bu sebeplerden dolayı, 11 Eylül 2001 saldırısından sonra, Ankara’nın bir tek tercihi vardı; olayların dışında kalamazdı, ABD’nin yanında yer almak zorundaydı. Bu açıdan pazarlık söz konusu olamazdı. Ancak, nasıl bir destek ve yardımda bulunacağı bir tercih konusu olabilirdi.

Ankara, aynen bu şekilde hareket ederek doğru yolu seçti. Tereddüt etmeden ve pazarlığa girişmeden, asker gönderme dışında hertürlü desteği vereceğini açıkladı.

Fakat ihmal ettiği belki bir nokta oldu. Zamanımızda halkla ilişkiler, uluslararası politikanın önemli bir parçası haline gelmiştir. Hükümetlerin dış politika girişimleri konusunda hem kendi kamuoylarını hem de yabancı ülkelerin kamuoylarını aydınlatmaları gerekmektedir. Ankara, belki sadece bu bakımdan ağır davrandığı için eleştirilebilir.

Türkiye, hem müslüman hem de laik ve Batıya açılmış bir ülke olarak özel bir konuma sahiptir. Ankara, bu özel konumun şartlarını yerine getirerek, gelişmelerin bir “Müslüman-Hıristiyan” çatışmasına dönüşmemesi için gereken uyarıları yapmaktan da geri kalmamaktadır. Türkiye’nin kendi konumu ve geçmişi itibariyle yapmaması ve hiçbir zaman yapamayacağı tek şey, terörizm konusunda çifte standart uygulamak ya da terör eylemlerini haklı gösterecek “ahlaki eşitlemelere” girişmektir.

Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 51.nci maddesine göre, saldırıya uğramış olan ABD’nin kendini savunmak için her türlü tedbiri almaya elbette hakkı vardır. Ancak terörizme karşı uzun süreli mücadelede gerekli tedbirleri alırken uluslararası işbirliğini ihmal etmesi ciddi bir başarısızlığa yol açabilir. Batı ittifakının kendi içinde dayanışmayı sürekli hale getirmesi kadar, Müslüman ülkelerin desteğini alması da önemlidir. Bu, hem mücadelenin uzun soluklu olabilmesi hem de yeni terör odaklarının oluşmaması ve olayların bir “Müslüman- Hırisityan çatışması” na dönüşmemesi için gereklidir. Türkiye, bu amaca yönelik bir rol de üstlenmelidir.

Türkiye, Irak’a karşı bir askeri harekatın başlamaması için çalışmalıdır. Buna rağmen, Irak ile savaş kaçınılmaz hale gelirse Ankara nasıl davranmalıdır? Böyle bir olay vuku bulursa, Türkiye’nin bunun dışında kalması hemen hemen imkansız gibidir. Genel olarak tüm Irak’ın özel olarak Kuzey Irak’ın geleceği Türkiye’nin hayati menfaatlerini doğrudan ilgilendiren bir konudur. Körfez Savaşından bu yana Kuzey Irak topraklarında defalarca askeri operasyon düzenlemek zorunda kaldık. Kuzey Irak’da belki halen konuşlanmış askerlerimiz var. Yani, zaten bugünden Irak’ın içindeyiz. Eğer Kuzey Irak’ın geleceği üzerinde tayin edici söz sahibi olmak istiyorsak, fazla bir tercihimiz olmayacaktır.

<<<Sayfa Başı >>>


BÜYÜTEÇ

MALEZYA SERMAYE KONTROLLERİ

1. Giriş

1997-98 Asya bunalımına kadar Malezya’nın sergilediği ekonomik performans bir çok açıdan göz kamaştırıcıydı. 1980-90 döneminde yılda ortalama yüzde 5,2 büyüyen Malezya ekonomisi 1990’larda adeta şaha kalkmış ve 1990-97 döneminde yılda ortalama yüzde 8,7 oranında büyümüştü. Türkiye, ortalama yüzde 3,6’lık yıllık büyüme hızıyla Malezya ile yarışamazdı ama Doğu Asya’nın hızlı büyüyen ekonomileri bile Malezya’nın gerisinde kalıyorlardı. 1990-97 döneminde Singapur yılda ortalama yüzde 8,5, G. Kore yüzde 7,2, Tayland ve Endonezya ise yüzde 7,5 büyümüştü.

Malezya’nın yüksek oranlı büyüme performansının ardında, hızla artan ihracat ve yabancı sermaye bulunmaktaydı. Bu dönemde ihracat, yıllık ortalama yüzde 14 oranında artarken, yatırımların ortalama büyüme oranı yüzde 15,1 idi. 1996 yılında ülkeye giren özel net sermaye girişi 12 milyar doları bulmuş, 4,5 milyar dolarlık yabancı doğrudan yatırım gerçekleşmişti. 1997 yılında Malezya, 100 milyar dolara yaklaşan milli gelir ve 4680 dolar olan kişi başına düşen gelir ile dünyada 35’inci sırada yer alıyordu. Bu hızla giderse Malezya’nın daha yukarılara çıkması beklenen bir gelişme olurdu.

Her şey yolunda gidiyor gibi görünürken 1997’de Tayland’da başlayıp daha sonra diğer Doğu Asya ülkelerine bulaşan ekonomik bunalım, Malezya’nın bu performansına gölge düşürdü. Yoğun sermaye çıkışının yaşandığı 1998 yılında Malezya ekonomisi yüzde 6,7 küçüldü. Malezya’nın ekonomik bunalımdan çıkış için seçtiği yol, gösterdiği büyüme performansı gibi şaşırtıcı oldu. G. Kore, Tayland ve Endonezya, ekonomik bunalıma küreselleşmenin dikte ettirdiği kurallar içinde kalarak IMF destekli istikrar programları ve neo-liberal ekonomik reformlar ile karşılık verirken Malezya, döviz kurunu sabitleyip, sermaye hareketlerine kontroller getirerek genişlemeci makroekonomik politikalara başvurdu.

IMF programları, uygulandığı ülkelerde devlet öncülüğünde kalkınma modelinin ekonomik kurumlarını tasfiye etmeyi amaçlayan koşulları da içermekteydi. IMF yardımını alan ülkeler, kendilerine önerilen makroekonomik politika önlemlerinin yanısıra bir çok yapısal reformu gerçekleştirme koşulunu da kabul etmiş oluyorlardı. Malezya’nın IMF yardımına başvurmayıp sermaye kontrolleri ve genişlemeci politikalarla ekonomik bunalımdan kurtulma girişiminin ardında, ekonomide uzun yıllardır uygulanmakta olan politikalar sonucu oluşturulan yapı ve kurumların korunması amacı da bulunmaktaydı.

Endonezya değil ama IMF politikalarını izleyen G. Kore ve Tayland kısa sürede ekonomik bunalımdan çıkmayı başardılar. Sermaye kontrolleri ve genişlemeci makroekonomik politikalar uygulayan Malezya da hemen hemen aynı sürede ekonomik bunalımdan çıkmayı başardı. Aradan geçen zamanın kısa olması nedeniyle bu ülkelerin deneyimlerine dayalı bir değerlendirme, ekonomik bunalıma hangi yaklaşımın daha sağlıklı çözümler ürettiği konusunda fazla ipuçları içermemekte. Uzun dönemli bir irdeleme yapmak için ise henüz vakit erken. Ama yine de bazı saptamalar yapmak mümkün. Bu derlemede, Malezya’nın seçtiği farklı yolun nedenleri ele alınacak ve elde edilen sonuçların bir değerlendirmesi yapılacaktır.

2. Kapitalizm: Malezya Usulü

Malezya’nın ekonomik bunalıma, neden diğer Doğu Asya ülkeleri gibi yabancı sermayeye güven verecek politikalar yerine sermaye kontrolleri ile yanıt verdiğini anlamak için ülkede son 30 yıldır uygulanan ekonomik politikaların amaçlarının ve hedeflerinin dikkate alınması gerekmektedir.

Malezya, 1969 yılında ekonomik pastadan Çinli ve Hintli azınlık kadar pay alamayan etnik Malayların ağırlıklı bir rol oynadıkları ayaklanmalar nedeniyle ekonomik politikalarda keskin bir yön değişikliğine gitti. Ekonomik politikalarda 1970’te yapılan yön değişikliği, Yeni Ekonomik Politika (NEP) adıyla kamuoyuna duyuruldu. NEP’in amacı, daha çok tarımla geçimlerini sağlayan Malayların ekonominin modern sektörlerinden aldıkları payı artıracak biçimde ekonominin sanayi ve hizmetler sektörünü yeniden yapılandırmak ve kişi başına düşen geliri herkesi içerecek biçimde artırmak olarak özetlenebilir. NEP’in temel hedeflerinden biri, şirket mülkiyetinde Malayların payını yüzde 30’a çıkarmak ve bir Malay girişimci sınıfı yaratmaktı. Hükümet bu amaç doğrultusunda Malaylara ekonomik ayrıcalıklar yaratmak için her çabayı harcadı ve ekonomik politikalarda etnik Malayları gözeten bu yaklaşım 30 yıl boyunca sürdürüldü. Malaylara kamu ihalelerinde, özelleştirilen şirketlerden pay almada öncelik verildi; birçok alanda teşvikler sağlandı. Geride kalan dönemde Malayların şirket hisselerinin yüzde 30’una sahip olmaları hedefine ulaşılamamışsa da NEP sayesinde 1970’lerde yüzde 2,4 olan Malay payı 1995 yılında yüzde 20’yi aşmıştı.

Ekonomide Malay gücünü artırmak için uygulanan politikalar, devletin ekonomiye müdahelesini artırdığı gibi şirketlerin finansmanında politik etkilerin ağırlığını da artırdı. Hükümet, şirketlere teşvikler dağıtırken, işadamları da artan bir biçimde siyasi otorite ile kişisel ilişkilerini giderek daha fazla kullanmaya ve ayrıcalıklar elde etmeye başladılar. Malezya’nın önde gelen politik şahsiyetleri, başta Mahattir, Daim ve Enver olmak üzere şirketlerle yakın ilişkiler içine girdiler. Bu ilişkiler, Malezya’da ekonomik gelişme üzerinde olduğu kadar ekonomik bunalımın yönetiminde de önemli rol oynamıştır ve oynamaya devam etmektedir.

1970’lerin başında ithal ikameci büyüme stratejisini bırakarak ihracata dayalı bir büyüme stratejisini benimsen Malezya, Tayvan ve Güney Kore’nin tersine yabancı yatırıma kucak açtı. Bu yönde atılan ilk adım ise serbest ticaret bölgelerinin kurulması oldu. Zamanlama uygundu. Japon ve Amerikan firmaları, ülkelerindeki yüksek ücretlerle elektronik endüstrisinde rekabet güçlerini koruyamaz bir duruma gelmişlerdi. Bu firmalar için soru “dışarı gitmek” değil, “hangi ülkeye” gitmekti. Malezya, siyasi istikrarı ve yabancı sermayeye dostça yaklaşımı ile çekici bir seçenek olarak karşılarına çıktı. 1986-87 ve 1994-96 döneminde aşamalı olarak döviz kontrolleri kaldırılması ve sermaye hareketlerine tanınan serbestinin artırılması da yabancı ülkenin yabancı sermayeye olan çekiciliğini artırıyordu. Yabancı sermaye Malezya’ya akmaya başladı. 1980 yılında 769 milyon dolar olan net özel sermaye girişi, 1996 yılında 12 milyar doları aşmıştı. Yabancı doğrudan yatırımlarda da önemli bir artış meydana gelmiş; 1980 yılında 2,3 milyar dolar olan yabancı doğrudan yatırımlar, 1996 yılında 4,5 milyar dolara ulaşmıştı.

Etkin liderlik ve tutarlı ekonomik politikaların 1970-96 döneminin ekonomik başarılarına olanak sağladığı açıktır ama şans da Malezya’dan yana idi. 1970’lerin ilk yarısında petrol ve doğalgaz yataklarının keşfi ve kullanıma açılmasıyla birlikte Malezya, ekonomisine ivme kazandıracak yeni bir kaynağa sahip oldu. Petrol endüstrisi, elektronik gibi daha çok yabancı yatırım ve teknoloji ile gelişen yeni bir endüstri oldu.

1990’lara gelindiğinde politik liderler de dahil olmak üzere Malezyalıların çoğu kamu mülkiyetindeki işletmelerle ekonomik büyüme ve toplumsal gelişme hedeflerine ulaşılamayacağı kanısına ulaştılar. Aynı iş kolunda etkinlik gösteren özel işletmeler kârlı bir biçimde işlerini yürütürlerken kamu işletmeleri zarar etmekteydi. Hükümetin kamu işletmeleri üzerindeki gözetimi ve denetimi de çok zayıftı.

Kamu işletmelerinin mülkiyet yapısını değiştirmeye yönelik ilk adım bu işletmeleri şirketleştirme yönünde oldu. Bu yöndeki girişimler 1980’lerin ortasında başladı ise de 1990’lara kadar geniş bir tabana yayılmadı.

İkinci adım, yeni alt yapı projelerinin (Kuzey-Güney otoyolu ve cep telefonu projeleri gibi) ihaleler yolu ile özel sektöre devredilmesiydi. Ancak bu ihaleler, başından beri tartışma konusu oldu. İhaleleri kazananların etnik kökeni oldukça dengeli bir dağılım sergilese de süreç şeffaf değildi ve sözleşme koşulları çok cömert olarak nitelenmekteydi.

Üçüncü adım, mevcut kamu işletmelerinin doğrudan özelleştirilmesiydi. Malezya’daki özelleştirmelerin ekonomik etkinlik göz önünde tutularak gerçekleştirildiği söylenemez. Birçok kamu işletmesi, şirketleşmiş ve hisse senetleri menkul kıymetler piyasasında işlem gördüğü için hisse senedi fiyatları piyasa tarafından belirleniyordu. Bu nedenle özelleştirilen firmaların hisse senedi fiyatlarının belirlenmesi önemli bir sorun oluşturmuyordu. Sorun hisselerin kime satıldığı idi. Özelleştirmeler, 1970’lerde başlayan mülkiyetin etnik ölçütlere dayanarak toplumsal kesimler arasında yeniden dağılımı politikalarının bir uzantısı haline geldi. Hükümet, şirketlerin yönetimini kontrol eden blok hisseleri seçtiği bireylere satıyordu ve bu bireyler de genellikle Malaylar arasından seçiliyordu.

3. Bunalıma Giden Yol

1990’ların yüksek büyüme oranları ve ülkeye giren yüksek miktarlardaki yabancı sermaye, hisse senedi fiyatlarının hızla yükselmesine yol açtı. Kuala Lumpur Borsası bileşik endeksi, 1990’da 506 iken 1996’da 1238’e yükseldi. Hisse senedi fiyatlarının yükselmesi, şirketlerin bankalardan daha fazla borçlanmalarına imkan sağlamaktaydı. Borçlanma giderek hızlandı ve büyük çoğunluğu özel sektöre ait olan iç borçların GSYİH’ya oranı 1997 ortalarında dünyadaki en yüksek oran olan yüzde 170’e yükseldi.

Malezya bankaları dışarıdan borçlanıyor ve bu fonlar içeride çoğu kez riskli projelerin finansmanında kullanılıyordu. Banka kredileri daha çok borsada işlem gören şirketlerin hisse senetlerinin yada gayrimenkullerin alımında kullanılıyor, imalat sanayiinin toplam krediler içindeki payı giderek azalıyordu. 1996 yılı sonunda, hisse senedi ve gayrimenkuller için kullanılan kredilerin toplam krediler içindeki payı yüzde 42’yi aşmıştı. Gayrimenkul ve hisse senedi alımları için kullanılan banka kredileri 1997 yılının başlarında da hızlı bir biçimde artmaya devam edince Merkez Bankası, spekülatif amaçlı kredilere müdahale etmeye başladı ve 1997 Martında bu tür kredilere bir üst sınır getirdi. Ancak Merkez Bankası hem müdahele de geç kalmıştı, hem de yapılan müdahale sorunun büyüklüğü karşısında yetersiz kaldı. Gayrimenkul sektöründe ve hisse senedi piyasasında oluşan spekülatif balon, her an patlamaya hazır bekliyordu.

1990’larda Japon ekonomisinde uzunca bir süredir devam eden durgunluk Asya ülkelerinin ihracatında önemli bir yavaşlamaya yol açmıştı, ama bunalımdan bir kaç ay önce Japon ekonomisinde ortaya çıkan hızlı yavaşlama, bölge ülkelerinin Japonya’daki ekonomik canlanmaya bağladıkları umutlarını yerle bir etti. 1995 yılının ikinci yarısından başlayarak doların yen ve avrupa para birimleri karşısında değer kazanması da paralarını fiilen dolara bağlamış Asya ülkelerinin uluslararası piyasalardaki rekabet gücünü önemli ölçüde zayıflatmıştı. Malezya ringgitinin 1990-97 döneminde dolar karşısında reel olarak en az yüzde 19 değer kazandığı tahmin ediliyordu. Malezya, cari işlemlerde 1990-97 döneminde yılda bazen GSYİH’nın yüzde 10’unu aşan ölçülerde açık vermekteydi. Finansal ve reel dengesizliklerin birikimli etkisi sonucu diğer bölge ülkeleri gibi Malezya da piyasalarda ani değişikliklerden kaynaklanabilecek finansal bunalımlara karşı daha kırılgan bir duruma gelmişti.

1997 ortalarında sermaye hareketlerinin yönü değişmeye başladı ve yıl sonuna doğru sermaye çıkışları hız kazandı. Kuala Lumpur Borsasında 1996 yılının sonlarında başlayan düşüş hız kazandı. Sermaye çıkışları ile birlikte Malezya ringgit’i (MR) de değer kaybetmeye başladı. 1990-97 döneminde, 2,5 MR ile 2,7 MR aralığında tutulan ve 1997 yılının ikinci çeyreğinde 1 USD = 2,5 MR olan döviz kuru dördüncü çeyrekte 1 USD = 3,9 MR’ye ve 1998’in ikinci çeyreğinde 1 USD = 4,2 MR’ye yükseldi.

Malezya’nın ihracatının yüzde 50’si Doğu Asya ülkelerine yapılıyordu. Bu ülkelerde yaşanan ekonomik bunalım Malezya mallarına olan talepte sert bir düşüşe yol açtı. Bunalım içindeki diğer bölge ülkelerinin paralarındaki aşırı değer kaybı da Malezya’nın uluslararası pazarlardaki rekabet gücünü olumsuz yönde etkiledi. Kısa dönemli yabancı sermayenin, özellikle borsadan hızlı bir biçimde çıkışı, Malezya şirketlerinin kullanabilecekleri fonlarda önemli bir düşüşe yol açarak şirketler üretimlerinde bir daralmaya yol açtı. 1998’de toplam talep yüzde 20,3 oranında geriledi. Toplam talebin bileşenlerinden özel tüketim harcamaları yüzde 7,5, kamunun tüketim harcamaları yüzde 7,2, özel yatırım harcamaları ise yüzde 50,5 oranında azaldı. 1987-97 döneminde aşırı yatırımlara sahne olan inşaat sektörü en fazla küçülen sektörlerdendi. Bu gelişmeler sonucunda 1997 yılında yüzde 7,7 oranında büyüyen Malezya ekonomisi derin bir resesyona girdi ve ekonomi 1998 yılında yüzde 6,7 küçüldü.

4. Bunalıma İlk Tepki:

IMF Tarzı

Malezya hükümeti, Tayland’ın 2 Temmuz 1997 tarihinde bahtın değerini dalgalanmaya bırakmasıyla başlayan ve hızla bölge ülkelerine bulaşan ekonomik bunalıma önce ortodoks istikrar politikalarıyla yanıt verdi. Başbakan yardımcısı Enver İbrahim öncülüğünde uygulanan ekonomik politikalar, IMF’nin başka ülkelerde uyguladığı programlarla büyük benzerlikler içermekteydi. Enver, ringgitin hızla değer kaybetmesine yol açan sermaye çıkışlarına, IMF tarzında yüksek faiz politikasıyla karşılık vermeye çalıştı. Bunun için para arzı önemli ölçüde daraltıldı. 1997 yılında yüzde 25 oranında büyüyen rezerv paranın büyüme hızı 1998’in birinci çeyreğinde yüzde –6’ya, 1998’in ikinci çeyreğinde de yüzde –15’e düşürüldü. 1996’nın dördüncü çeyreğinde yüzde 8,9’dan 1997’nin dördüncü çeyreğinde yüzde 10’a doğru yavaş yavaş yükselen bankalar arası borçlanma faizi bu sıkı para politikası sonucu 1998’in ikinci çeyreğinde yüzde 12,2’ye sıçradı. Uygulanan sıkı para politikası sonucunda yükselen faizlere rağmen ringgitin değerindeki düşüş durdurulamadı. Daha da kötüsü, yüksek faizler yatırım harcamalarını da azaltarak borsa endeksindeki düşüşü hızlandırdı. 3 Aralıkta toplanan Malezya hükümetinin aldığı kararlarla daraltıcı ekonomik politikalara yeni bir ivme kazandırıldı. Temel politika hedefi GSYİH’nın yüzde 4’üne ulaşan cari işlemler açığını yüzde 3’e indirmekti. Hükümet harcamalarında yüzde 18 kesintiye gidildi, kamuya ait bazı bankaların uluslararası piyasalardan yapacakları borçlanmalar ertelendi ve bazı denizaşırı yatırımlar iptal edildi. Hükümet açıklamasında, yılın bitmesine bir kaç hafta kala 1998 yılı için belirlenen yüzde 7 büyüme oranının yüzde 4-5 aralığına çekildiği de yer alıyordu. Açıklanan paket, Merkez Bankasının ringgiti savunmaktan vazgeçerek dalgalanmaya bıraktığı döneme denk geldi. Enver, Merkez Bankasının bu kararını destekleyerek faizlerin daha da yükseleceği uyarısını yaptı.

İstikrar paketi yapısal önlemleri de içermekteydi. Hükümet, bankaların kredilerini, temel yapısal sorunlar taşıyan işletmelere değil verimli ancak bunalım nedeniyle fon sıkıntısı çeken şirketlere yöneltmesini talep etti. Ocak ayında Hükümet, banka ve aracı kurumların sorunlarını hafifletmek ve sektörü daha sıkı bir düzenlemeye tâbi tutmak için bir dizi önlem aldı. Bu önlemlerin içinde en önemlisi, mali yapıları batık krediler nedeniyle iyice zayıflamış finans kuruluşlarının sayısını azaltmaktı ve finans kuruluşlarının sayısı 39’dan 6’ya indirildi. Bu adım, bütün bankacılık sektöründe bir reform ve konsolidasyon sürecinin ilk adımıydı.

Enver’in ekonomik istikrar programını açıklamasından bir süre önce 20 Kasım’da Mahattir, ekonomik politikalara yön verecek bir Ulusal Ekonomik Eylem Konseyi (NEAC) oluşturarak başına maliye eski bakanı ve 1980’lerin sonundaki yüksek büyüme stratejisinin mimarı Daim Zainuddin’i getirdi. Enver ise NEAC’ın başkan yardımcısı oldu. NEAC’ın kurulması ve başına Daim’in getirilmesi, ekonomik politikalarda kimin söz sahibi olduğu konusunda bir belirsizlik yarattı. Bu belirsizlik, Daim’in 24 Haziran 1998’de hükümete, ekonomiden sorumlu bakan olarak girmesiyle daha da yoğunlaştı.

Daim’den beklenen, Enver’in politikalarına alternatif politikalar üretmesiydi. Mahattir ve Daim’in amacı, faizleri düşürüp kredileri artırarak ekonomiyi canlandırmaktı. NEAC’ın bu amaca uygun olarak ekonominin durumuna ve bunalımdan çıkış yolları üzerine hazırladığı rapor, Enver’in yaklaşımıyla zıtlıklar içermekteydi. Rapor, ringgitin istikrarının önem taşıdığını kabul etmekle birlikte; faizlerin düşürülmesinin, ekonomik bunalımdan çıkış ve zor duruma düşen firmaların kurtarılması için önem taşıdığını ifade etmekteydi. NEAC, ekonomiyi canlandıracak mali önlemler üzerinde de durmaktaydı. Bu önlemler, bunalımdan etkilenen gruplara fon sağlanması, tarımda, konut sektöründe, eğitimde ve diğer alanlarda yeni projelerin başlatılmasını içeriyordu. Nisan ve Mayıs 1998 boyunca faiz politikası konusunda Enver ve Daim arasındaki anlaşmazlık sürdü.

Hükümetin faiz oranlarını düşürmeye yönelik girişimleri, ringgite karşı off-shore piyasalardaki spekülasyonlarla engelleniyordu. Çoğunluğu Singapur’da faaliyet gösteren off-shore finans kuruluşları, düşük faiz oranlarından ringgit borçlanıyor ve dolar alıyorlar, daha sonra da ringgitin değer kaybetmesini bekliyorlardı. Bu bekleme kârlı oluyor ve ringgitin değer kaybetmesiyle birlikte spekülatörler büyük kazançlar sağlıyorlardı. Diğer yandan ekonomide kötüye gidiş devam ediyordu.

Enver, serbest döviz kuru politikasına bağlı olduğunu ve sermaye hareketleri üzerine herhangi bir kontrol getirilmeyeceğini açıklamakta ise de aynı günlerde Başbakan Mahattir, finansal piyasalardaki spekülatörlere yönelik eleştirilerini sürdürüyor, Başbakan ile Başbakan Yardımcısının bu farklı yaklaşımları piyasalara karmaşık sinyaller gönderiyordu. Mahattir, zaman zaman ortaya çıkıp yaşanan sorunların arkasında yabancı sermayenin komplosunun olduğunu söylüyor, Mahattir’in her konuşmasının ardından ringgitin değeri aşağıya doğru hamle yapıyordu. Böyle bir ortamda uygulanan yüksek faiz politikasının başarıya ulaşması pek olası değildi. Malezya ve Mahattir’e haksızlık etmemek için, yüksek bir devalüasyonun ardından uygulanmaya konan yüksek faiz politikasının, Türkiye’de ve politik liderlerin daha sorumlu davrandığı Endonezya, Tayland, Güney Kore ve Rusya’da da ulusal paraların değer kaybını durduramadığını belirtmek gerekir.

Daim’in bakan olarak hükümete girmesiyle birlikte, iki taraf arasındaki tartışmadan Daim zaferle çıktı. 1 Temmuz’da Merkez Bankası, para politikasını gevşetmeye başladı. Bankaların zorunlu karşılıklar oranı yüzde 10’dan 8’e indirildi, bankalar arası üç aylık kredi faiz oranını düşürüldü. Bu politikalar, NEAC’ın kararlarına uygun olarak finansal kesimde giderek yoğunlaşan bunalımı kontrol altına almayı hedefliyordu.

Bunalımdan önce bankaların batık kredilerinin toplam krediler içinde yüzde 10 olduğu tahmin edilen payının, 1999 yılında yüzde 20’ye ulaşacağı tahmini yapılıyordu. Bu sorunu çözmek için Enver çeşitli yeni kurumların oluşturulacağını açıkladı. Bunların ilki bankacılık kesimine 1999 sonuna kadar 20 milyar ringgit taze sermaye katacak Danamodal idi. İkinci kurum, Danaharta (Varlık Yönetim Şirketi) batık kredileri bankalardan satın alacak ve bu borçları ya üçüncü şahıslara satacak ya da iflas süreci içinde firmalardan kurtarabileceğini kurtaracaktı. Üçüncü olarak sıkıntıdaki şirketlerin sorunlarıyla doğrudan eğilerek bu şirketlerin borçlarını yeniden yapılandırmakla görevli özel ve kamu kesimi temsilcilerinden oluşan bir komite kurulacaktı.

Haziran ayından başlayarak Malezya, bu girişimleri destekleyecek dış kaynak bulma girişimlerini hızlandırarak Japonya, Tayvan, Singapur ve Dünya Bankası’na başvurdu. Ancak bankacılık kesiminin sermaye yapısını güçlendirmek için varlık yönetim şirketine 2 milyar dolar kaynak bulma girişimi, 1998 Ağustosunda uluslararası derecelendirme kuruluşlarının Malezya’nın kredi notunu düşürmesiyle rafa kaldırıldı. Standard & Poors’un iddiasına göre batık krediler, toplam kredilerin yüzde 30’una ulaşmıştı ve uluslararası kuruluşlar, borçların yeniden yapılandırılmasının şeffaf bir biçimde yapılmayacağından endişe duymaktaydılar. Moody’s ise Mahattir ile Enver arasında giderek sertleşen çatışmadan kaygı duymaktaydı.

Borsanın ve ringgitin çökmesiyle birlikte toplam talepte de büyük bir düşüş yaşandı. Yabancı fonların çekilmesi, ekonomik canlanmanın yavaş gerçekleşeceği yönündeki kötümser beklentiler ve yüksek faizler sonucu, özel tüketim ve yatırım harcamaları, özellikle konut yatırımları dibe vurdu. Bundan başka, ringgitin değer kaybının ihracat üzerinde beklenen olumlu etkileri, bölgedeki ekonomik daralma nedeniyle gerçekleşmedi. 1998’in ilk yarısındaki ihracat (35 milyar dolar), 1997’nin ilk üç ayındaki ihracatın da (39 milyar dolar) altında kaldı.

Kârlarda ve hisse senetlerinin değerindeki düşüş birçok büyük Malay şirketini finansal olarak zor duruma sürükledi. Hisse senetlerinin değerindeki düşüş, bir yandan bu şirketlerin bankalara gösterdikleri teminatların değerinin düşmesine neden oluyor, diğer yandan ekonomik yavaşlama, bu şirketlerin bankalara olan borçlarını ödemelerine engel oluyordu. Malezyanın dev şirketlerinin içine düştükleri finansal çöküntü, bankaların bilançolarını da herhangi bir makyajla gizlenemeyecek ölçüde bozdu. Lehman Brothers’a göre Ekim 1998’de Malezya’daki sorunlu kredilerin toplam kredilere oranı yüzde 33 idi. Bu oran, Japonya’da yüzde 13, Güney Kore’de yüzde 33, Tayland’da yüzde 48, ve Endonezya’da yüzde 61 idi. Standard & Poors’un tahminlerine göre Malezya bankalarının sermaye yapılarının güçlendirilmesi için gereken tutar, 40 milyar doları aşabilirdi.

1998 Haziran’ına gelindiğinde 1998 yılı için IMF’nin Mayıs ayında yapmış olduğu yüzde 2,5 büyüme tahmininin çok yüksek olduğu anlaşıldı. Salomon Smith Barney, Haziran 1998’de büyümenin yüzde –3 olacağını tahmin ediyordu. Kötümserlik yayılıyordu.

Malezya ekonomisi uygulanan IMF tarzındaki ortodoks politikalara beklenen tepkiyi bir türlü vermiyordu. Sermaye çıkışları devam ediyor, yüksek faizler ve giderek artan kötümserlik nedeniyle tüketim ve yatırım talebi düşüyordu. Bu gelişmeler başta Daim olmak üzere Enver’in muhaliflerinin elini güçlendirdi. 27 Ağustos’ta Merkez Bankası, 1998 yılının ikinci çeyreğine ilişkin ekonomik raporunu yayınladı. İkinci çeyrekte ekonomi yüzde 6,8 oranında küçülmüştü. Ekonomiye ilişkin kötü haberler 2 Eylüldeki Hükümet toplantısında Mahattir ile Enver arasında iplerin kopmasına yol açtı. Ertesi gün Başbakan Mahattir Muhammed, yerine geçmesine kesin gözüyle bakılan Başbakan Yardımcısı Enver İbrahim’i, lider olmak için gerekli ahlaki niteliklere sahip olmadığı gerekçesiyle görevinden azletti. Daha sonra Enver, hem yolsuzluk ve vatana ihanet suçlamasıyla hem de homoseksüel bir ilişki nedeniyle yargılanarak mahkum oldu. Enver’in yandaşları, bu politik manevralara bazıları şiddete sahne olan gösterilerle karşılık verdilerse de sonuç değişmedi. Mahattir, Kasım 1999’da düzenlediği erken seçim ile ve parlamentodaki koltukların üçte ikisinden fazlasını elde ederek 1981 yılından beri oturduğu koltuğu koruduysa da seçim sonuçları kendisine karşı muhalefetin önemli boyutlarda olduğunu ortaya koydu.

5. Bunalıma İkinci Tepki:

Malezya Tarzı

Temmuz 1998’de faiz oranlarını düşürerek ekonomiyi canlandırmak riskli bir politika olarak görülüyordu. Uluslararası finansal piyaslarda dalgalanmaların hâlâ devam ediyor olması böyle bir politikanın sonuçlarını belirsiz hale getirmekteydi. İyimserlere göre faiz oranlarında anlamlı bir düşüşün, toplam talebi canlandırması, şirketleri yeniden kâr ediyor konuma getirmesi ve Malezya ekonomisine olan güveni yeniden kurması şansı vardı. Bu iyimser senaryoyu daha da güzel hale getirecek olan şey ise Malezyalıların dışarıya çıkarmış oldukları sermayeyi geri getirerek kapasite artırımına yönelik yatırımları artırmaları, yabancı sermayenin Kuala Lumpur Borsasına geri dönmesi ve döviz kurumunun istikrara kavuşması idi.

Kötümserlere göre faiz oranlarının düşmesi, Temmuz 1998’deki durumu daha da kötüleştirebilirdi. Faiz indirimleri, özel harcamaları canlandırmak yerine sermaye kaçışını hızlandırabilirdi. Spekülatörler, düşük faiz oranlarında ringgit borçlanıp döviz alarak ringgitin daha fazla değer kaybetmesi üzerinde spekülasyon yapabilirlerdi. Para arzının artırılması böylece ringgitin değerinin daha da düşmesine yol açarak yabancılara borçlu Malezya bankalarının ve şirketlerinin iflasına yol açabilirdi.

Faiz oranlarını düşürmenin sonuçları üzerindeki belirsizlik, faizlerde küçük bir miktar düşüşle birlikte bekle ve gör politikasına yol açtı. 1 Temmuz 1998’de yüzde 11,1 olan faiz oranı 26 Ağustos 1998’de (sermaye kontrollerinin getirilmesinden bir hafta önce) yüzde 10’a indi. Üretim, borsa endeksi ve ringgitin dolar karşısındaki değeri Temmuz ve Ağustos ayları boyunca düşmeye devam etti. 1998’in ikinci yarısında yüzde 6,8 küçülen ekonominin üçüncü çeyrekte daha da yüksek bir oranda küçüleceği ortaya çıktı. Ekonomik politikalarda kısmi ayarlamalar, ne ekonomik ne de politik olarak artık kabul edilebilir olmaktan çıkmıştı.

5.1 Sermaye Kontrolleri

Uygulanmakta olan politikaların başarısızlıkla sonuçlanması üzerine 1 Eylül 1998’de sermaye hareketlerine kontrol getirildi. Yabancı doğrudan yatırımlar ve cari işlemler üzerindeki sermaye hareketlerini kapsamayan sermaye kontrolleri esas olarak kısa dönemli sermaye hareketlerini kısıtlamayı hedefliyordu. Bu doğrultuda yerleşiklerin yurtdışına sermaye transferlerine kısıntı getirilirken, kısa dönemli yabancı potfolyo yatırımlarının ülkeden çıkışı 12 aylık bir süre için durduruldu. Bu kararların ardında bir ekonomik diğeri ise politik olmak üzere iki nedenin yattığı söylenebilir. Ekonomik gerekçe, ödemeler dengesi açıklarına yol açmadan istihdamı ve menkul kıymetler endeksini yükseltecek mali ve parasal politikalar izlemekti. Politik gerekçe ise, açıkça söylenmese de 1970’lerden beri sürdürülen ve etnik Malayları gözeten ekonomik politikaların bütün kazanımlarını yok edebilecek ekonomik çöküşü engellemekti.

Sermaye kontrolleri ile birlikte Malezya ringgitinin değeri, 1 USD = 3,8 MR’de sabitlendi. Sıkı para politikasından vazgeçilerek faizlerde indirime gidildi. Ringgite karşı spekülatif girişimleri engellemek için Ringgit cinsinden yapılan tüm işlemlerin yetkili yerli kurumlarca yapılması zorunluluğu getirildi. Böylece fiilen tüm off-shore ringgit işlemleri yasadışı ilan edildi.

4 Şubat 1999’da hükümet, sermaye kontrollerini yumuşatıcı nitelikte kararlar aldı. Yabancı sermayeyi iki sınıfa ayırdı: a) 15 Şubattan önce ülkeye giren yabancı sermaye ve b) o günden sonra ülkeye girecek olan yabancı sermaye. Birinci sınıfta yer alan sermaye, eğer bir yıldan az bir süredir ülkede ise çıkışta, hem anapara hem de kâr vergilendirilecekti. İkinci sınıftaki yabancı sermayenin ise yalnızca yurtdışına transfer edilen kârı vergilendirecekti. Yabancı doğrudan yatırımlar, kazanılan faiz gelirleri ve kâr payları bu uygulamanın dışında bırakılırken aynı zamanda Hükümet, ülkeye giren yeni yabancı sermayeyi de sermaye kontrollerinin dışında tutmuş oluyordu.

21 Eylül 1999’da bu sistem kaldırılarak dışarıya transfer edilen kârlara yüzde 10 vergi getirildi. Bu tarihten sonra yurtdışına çıkan anapara ne vergilendirildi ne de yasal olarak engellendi. Böylece Malezya, uygulamada sermaye kontrollerini kaldırmış oldu.

Şubat 1999’da sermaye kontrollerinin gevşetilmesinden sonra çok az miktarda sermaye çıkışı yaşandı. Şubat-Eylül 1999 döneminde ülkeden çıkan yabancı sermaye 350 milyon doların altında kaldı. Bu dönemde borsanın yükselmesinin ve üretimdeki artışın kalıcı olduğunun anlaşılmasının sermaye çıkışlarının kısıtlı olmasında rol oynadığı söylenebilir.

5.2. Makroekonomik

Politikalar

Piyasalara likidite sağlanması ve sermaye kontrolleri ile sızmaların minimize edilmesi ile birlikte kısa vadeli faiz oranları Enver’in ekonomiden sorumlu olduğu günlerde, 10 Haziran 1998’de yüzde 11,06 iken 16 Aralık 1998’de yüzde 6,6’ya 2 Şubat 2000’de yüzde 3,2’ye düştü. Faizlerdeki düşüşle birlikte hisse senedi fiyatları da artmaya başladı: Aynı tarihlerde Kuala Lumpur Borsası bileşik endeksi 1 Temmuz 1998’de 471’den 9 Aralık 1998’de 522’ye ve 21 Aralık 1999’da 791,2’ye yükseldi.

23 Ekimde Hükümet, genişlemeci bütçe politikası uygulayacağını açıkladı. Malezya bütçesi, 1997’de yüzde 4, 1998’de yüzde 0,7 oranında fazla vermişti. Altyapı yatırımları artırıldı ve bütçe açığının GSYİH’ya oranını yüzde 4,2’ye yükseldi. Bu, Malezya’nın yıllardır sürdürdüğü bütçe fazlası verme geleneğinden köklü bir kopuş anlamına geliyordu. Kamu işletmeleri, genişlemeci makroekonomik politikaların başlıca uygulayıcıları oldular. Devletin petrol şirketi Petronas, finansal olarak değerli olan firmaları satın alarak ayakta kalmalarını sağladı. Bu politikalar sonucu kamu işletmelerinin açıkları, 1996’da yüzde 4 ve 1997’de yüzde 6,3 olan kamu kesimi fazlasının 1997’de yüzde –1, 1999’da yüzde –5,4 ve 2000’de yüzde 4,5’e yükselmesine yol açtı.

Mahattir ve Daim, sorunlu şirketlerin kurtarılmasına hız verileceğini açıklayarak bankaları açtıkları kredileri artırmaya çağırdılar. Merkez Bankası, bankaların kredilerini 1998’deki düzeyinin yüzde 8 üzerine çıkarmaya zorunlu kıldı. Şubat 2000’de Merkez Bankası, Malayların mülkiyetindeki küçük ve orta ölçekli firmalara kullandırılmak üzere 300 milyon MR’lik bir teşvikli kredi programını uygulamaya koydu.

Ringgitin 1USD = 3,8 MR düzeyinde sabitlenmesi ile birlikte ringgitin bölgedeki diğer para birimlerine göre değeri düşük tutulmuştu. Bunun sonucunda ihracatta önemli artışlar oldu. 1998’de 72 milyar dolar olan ihracat 1999’da 82 milyar dolara yükseldi. Yarı iletken endüstrisine yabancı yatırımlarda da önemli artışlar oldu. Yabancı doğrudan yatırımlara da, yeni kurulan firmaların etnik Malaylarca sahip olunması gereken pay kısıtlamasının dışında tutulmaları ile kolaylık sağlandı.

Bölgedeki finansal paniğin sona ererek ekonomilerin toparlanmaya başlaması ve genişlemeci makroekonomik politikaların etkisiyle Malezya ekonomisi 1999’da yüzde 4,7 büyüdü. Bu oran Tayland’ın yüzde 3,9’luk büyümesinden yüksek olmakla birlikte, G. Kore’nin yüzde 9,4’lük büyümesinin yanında düşük kalmaktadır. Ancak, görünen o ki, Malezya, bölge ülkelerinden farklı politikalar izleyerek kısa dönemde ekonomik bunalımın toplumsal maliyetini düşük tutarak çıkmayı başarmış görünmektedir. Malezya’nın sermaye kontrollerinin ülkenin uzun dönemli büyüme performası üzerindeki etkilerini ise zaman gösterecektir. Bu konuda teorik ve istatistiksel analizler de farklı görüşler içermektedir. Bu konuyu aşağıdaki bölümde ele alacağız.

6. Sonuç

Sermaye kontrollerinin nedenleri ve sonuçları üzerine iktisatçılar arasında görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Sermaye kontrollerine anlayışla yaklaşan iktisatçılara göre bir ülke, eğer spekülatif bir saldırı ya da panik nedeniyle dış ödemelerinde bir bunalımla karşılaşırsa ve standart politikalar etkisiz kalırsa ekonomiyi istikrara kavuşturmak için sermaye kontrollerine başvurabilir (Krugman, 1998b). Daha genel olarak dış ticaretin serbestleştirilmesinden en fazla yararın sağlanabilmesi için sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi gerektiği görüşü doğruluk payı içermekle birlikte, sermaye piyasalarının liberalizasyonunun spekülatif sermaye akınlarına davetiye çıkardığı görüşü de göz ardı edilmemelidir (Bhagwati, 1998, Rodrik, 2000). Malezya deneyimi, ekonomik bunalımların spekülatif sermaye akınlarıyla derinleştiği durumlarda sermaye kontrollerinin makroekonomik dengeler üzerinde olumlu bir rol oynadığına ilişkin bazı veriler sunarak sermaye kontrolü yanlısı görüşlere destek sağlamaktadır (Kaplan ve Rodrik 2000, Dornbusch 2001).

Sermaye kontrolleri üzerine ikinci görüş ise daha çok uzun vadeli sonuçlar üzerinde durmakta ve sermaye kontrollerinin uzun vadede ülkeye yabancı sermaye girişlerini caydırıcı bir rol oynayarak ülkenin uzun dönemli büyüme performansını olumsuz yönde etkileyeceğini öne sürmektedir. Yine bu görüş, sermaye kontrollerinin ülkedeki yapısal reformların yapılmasını geciktirerek ya da engelleyerek ekonomideki çarpık ekonomik ve politik yapının sürmesine, yoılsuzlukların artmasına yol açabileceği kaygısını dile getirmektedir. Sermaye kontrollerinin günümüz karmaşık finansal araçları karşısında etkin olarak uygulanamayacağını ifade edenler de bulunmaktadır. Bu görüşler ışığında Malezya’nın ekonomik bunalımdan çıkış yolu olarak sermaye hareketlerine getirdiği kontrolün ekonomik performans üzerindeki etkileri çeşitli açılardan ele alınabilir. İlk olarak sermaye kontrollerinin Malezya sermaye piyasaları ile uluslararası sermaye piyasaları arasında bir sınır çekip çekemediği, diğer bir deyişle sermaye akımlarını engeleyip engelleyemediğidir. Sermaye piyasalarının karmaşık yapısı ve yeni finansal araçların varlığı hükümetlerin, sermaye hareketlerini seçilmiş sermaye hareketlerini kontrol becerisi üzerinde kuşkuların doğmasına yol açmıştır. Malezya’nın bu konuda başarılı olduğu ifade edilmektedir. Hükümet, yabancı paralar için bir karaborsa oluşmasını engelleyerek etkili bir biçimde ringgit-dolar paritesini sabit tutmayı başarmış ve faiz oranlarını düşürebilmiştir. Malezya’nın gecelik faizlerindeki hareket ile bölgedeki gecelik faizler arasındaki eşyönlü hareketler kontroller sonucu ortadan kalkmıştır.

İkinci ve belki de en önemli konu, sermaye kontrollerinin ekonomik canlanmayı, eğer uygulanmasa idi gerçekleşebilecek süreden daha hızlı ve etkili bir biçimde sağlayabilip sağlayamadığıdır. Diğer bir deyişle Malezya sermaye kontrollerine başvurmayıp ortodoks IMF reçetelerini uygulasaydı daha iyi bir durumda olur muydu?

Üçüncü konu sermaye kontrollerinin politik boyutuyla ilgilidir. Sermaye kontrollerinin politikadaki hataları ve ekonomik yolsuzlukları gizleme gibi bir etkisi de vardır. Malezya’nın kararında bu boyut ne ölçüde etlkili olmuştur ve sonuçları nelerdir?

Malezya’da sermaye kontrolleri sonucunda yolsuzluğun arttığına ilişkin bir kanıt henüz yoktur. Kontroller şeffaf ve etkin bir biçimde uygulanmıştır. Ancak çoğu gözlemci, sermaye kontrollerinin Malezya ekonomisindeki ahbap-çavuş ilişkilerini güçlendirdiğini dile getirmektedirler. Sermaye kontrollerinin sağladığı fırsatlardan daha çok iktidarla içli dışlı ilişkileri olan şirketler yararlanmış özellikle finans sektöründe bu tür şirketlerin egemenliği artmıştır. Sermaye kontrolleri, rejimin dostlarının kamu kaynakları kullanılarak ekonomik sıkıntılardan kurtarılmasına olanak sağlamıştır.

Son konu, sermaye kontrollerinin uzun dönemli etkileri üzerindedir. Sermaye kontrolleri kısa dönemde yararlı olsa bile, uzun dönemli etkilerinin zararlı olması durumu sözkonusudur. Örneğin sermaye kontroleri ülkeye uzun dönemde girecek olan yabancı doğrudan yatırımlarda bir düşüşe neden oluyorsa uzuın dönemli bu etki kısa dönemli yararların çok üğzerinde olumsuz bir etkiye yol açabilir. Bu konu, yabancı sermayenin Maleyza’nın geçen yıllarda sergilediği olumlu rol dikkate alınırsa özellikle önem kazanmaktadır. Malezya’nın ekonomik büyümesi ve uluslararası piyasalardaki rekabet gücünün korunması ve ülkenin 1970-96 döneminde yakaladığı yüksek büyüme hızlarını tekrar bulması yabancı doğrudan yatırımlara bağlıdır. Bu konuda başka ülkelerdeki deneyimlere dayanılarak yapılan istatistiksel çalışmaların sonuçları kesin bir yargıya ulaşmamıza olanak vermemektedir. Latin Amerika’da yaşanan sermaye kontrollerinin deneyimleri Malezya için de geçerli ise yabancı sermayenin Malezya’ya dönmesi beklenebilir. Tabii Malezya bir süre daha yüksek risk primi ödemek zorunda kalacaktır. Ancak kesin yargıya ulaşmak için zaman henüz erken.

Kaynaklar

Bhagwati, Jagdish. 1998. “Why Free Capital Mobility may be Hazardous to Your Health: Lessons from the Latest Financial Crisis,” NBER Conference on Capital Controls, November 7.

Corsetti, Giancarlo, Paolo Pesenti ve Nouriel Roubini. 1998a. “What Caused the Asian Currency and Financial Crisis? Part I: A Macroeconomic Overview,” NBER Working Paper 6833.

Corsetti, Giancarlo, Paolo Pesenti ve Nouriel Roubini. 1998b. “What Caused the Asian Currency and Financial Crisis? Part II: The Policy Debate,” NBER Working Paper 6834.

Dornbusch, Rudi. 2001. “Malaysia’s Crisis: What Was Different?” MIT manuscript, January.

Haggard, Stephan ve Linda Low. 2000. “The Political Economy of Malaysian Capital Controls,” http://www-irps.ucsd.edu/faculty/shaggard/Malaysia.13a.doc.html.

IMF. 1999. Malaysia: Recent Economic Developments, IMF Staff Country Report No. 99/85.

IMF. 2000. Malaysia: Statistical Appendix. IMF Staff Country Report No. 00/130.

Kaplan, Ethan ve Dani Rodrik. 2001. “Did the Malaysian Capital Controls Work?” NBER Conference on Currency Crisis.

Krugman, Paul. 1999. Analytical afterthouhgts on the Asian Crisis.

Krugman, Paul. 1989a. “What Happened to Asia?” http://web.mit.edu/krugman /www/ DISINTER. Html.

Krugman, Paul. 1989b. “Saving Asia: It’s Time to Get Radical,” Fortune, September 7.

Krugman, Paul. “What Ever Happened to the Asian Miracle?” http://web.mit.edu /krugman/ www/perspire.htm.

Krugman, Paul. 1999. “Capital Control Freaks-How Malaysia Got Away with Economic Heresy,” Slate, http://slate.msn.com/Dismal/99-09-27/Dismal.asp.

Krugman, Paul. 1998. An open letter to prime minister mahattir,” http://web.mit.edu/ krugman/www/ mahathir.html

Perkins, Dwight Heald ve Wing Thye Woo. 2000 “Malaysia: Adjusting to Deep Integration with the World Economy”

Rodrik, Dani. 2000. “Exchange Rate Regimes and Institutional Arrangements in the Shadow of Capital Flows,” Harvard University manuscript, September.

<<<Sayfa Başı


 

DOSYA

BOR

Giriş

Yarattıkları istihdam ve katma değer nedeniyle ülkelerin kalkınmasında önemli role sahip olan madenler, sanayi ve enerji sektörlerinin temel hammaddesidir. Bazı ülkeler maden varlıkları ve çeşitlilikleri açısından, diğer ülkelere göre bazı üstünlüklere sahiptirler. S. Arabistan petrol, Şili bakır, Brezilya demir ve Türkiye ise bor, trona vb. madenler açısından karşılaştırmalı üstünlükleri olan ülkelerdir. Madenler, yenilenmesi mümkün olmayan kaynaklardır. Madenlerin aranmaları ve üretilmeleri için gereken yatırımlar ve işletmecilikleri büyük mali kaynak ve zaman gerektirir. Madencilik emek yoğun istihdam gerektirdiğinden bölgesel göçlerin önlenmesinde ve gelir dağılımının düzenlenmesinde kullanılabilecek niteliğe sahip olduğundan, sosyo-ekonomik açıdan çok önemli bir politika aracıdır da. Ülkemizdeki madenlerin diğer ülkelere ham olarak satılması, katma değer yaratma potansiyelleri çok yüksek olan bu kaynakların israf edilmekte olduğu anlamına gelmektedir. Bu kaynakların işlenerek mamul hale getirilmesi; istihdam, katma değer, ülke ve kamu yararı açısından hayati önem taşır.

Dünyada üretilen hammaddelerin fiyatları genellikle üretici ülkeler tarafından değil, bunları tüketen ve/veya bu alanda gerekli teknolojik birikime sahip olan sanayileşmiş ülkeler tarafından tespit edilmektedir. Bu nedenle madenlere sahip olan ülkelerin bu kaynaklardan en büyük ölçüde fayda sağlamak için tek seçenekleri, bunları mümkün olduğunca katma değerleri daha yüksek nihai ürün haline dönüştürerek pazarlamaktır. Eğer bir ülke kendi kaynaklarının yurt içinde işlenerek yaratılan katma değerin ülke içinde kalmasına yönelik politikalar uygulayamıyorsa; bilinmelidir ki bu ülke, sanayileşmiş ülkelere ucuz hammadde sağlamakta ve ülke kaynaklarını potansiyel değerlerinin çok altında yurt dışına aktarmaktadır.

Bor, ülkemizin dünyada söz sahibi olabileceği belli başlı maden varlıklarımızdan biridir ancak bor üretimi Osmanlı’nın son dönemlerinden beri yabancı ağırlıklı şirketlerin denetiminde kalmıştır. Dağınık ve küçük ölçekli firmaların acımasız rekabeti nedeniyle bor ve türevlerinden elde edilen ulusal gelirin düşmesi üzerine, 1978 yılında çıkartılan 2172 Sayılı Kanun ile bor ile ilgili tüm faaliyetler tamamen devlet adına Etibank’ın tasarrufuna bırakılmıştır. Ancak çeşitli engellemeler nedeniyle bor ve türevlerinin en akılcı yoldan işletilebilmesi için hiçbir ülkeden teknoloji transferi mümkün olmadığı gibi literatür araştırmaları ile bilgiye ulaşmak da mümkün olmadığından, tesislerde üretim faaliyetinde ciddi darboğazlar yaşanmış, Türk mühendis ve iş gücünün yıllar süren iyileştirme çalışmalarından sonra ancak bugünkü kurulu kapasitelere ulaşılabilmiştir.

Bor ve Bor Ürünleri

Bor, tarih boyunca ilk kullanılan yeraltı cevherlerinden biridir. Kelime olarak Arapça Buraq/Baurach ve Farsça Burah kelimelerinden gelen ve Simgesi (B) olan bor’un atom numarası 5, atom ağırlığı 10,81 ve ergime noktası 2190 ± 20oC’dir. Toprak, kaya ve suda yaygın olarak bulunan kristal ya da amorf yapıdaki bor miktarı, ortalama 10 ppm civarındadır. Doğadaki bor, kütle numaraları 10 (yüzde 19,8) ve 11 (yüzde 80,2) olan iki kararlı izotopun karışımından oluşmaktadır. Bor, doğada serbest olarak bulunmaz. Bor elementi, doğada değişik oranlarda bor oksit (B2O3) ile 150'den fazla mineralin yapısı içinde yer almasına rağmen; ekonomik olarak kullanılabilir bor mineralleri kalsiyum, sodyum ve magnezyum elementleri ile hidrat bileşikler halinde bulunur. Bor mineralleri, bünyelerinde değişik oranlarda bor oksit içeren minerallerdir. Ülkemizde yaygın olarak bulunan bor mineralleri; tinkal, kolemanit ve üleksit’dir.

Bor minerallerinden ticari değere sahip olanları; tinkal (boraks), kolemanit, üleksit, probertit, borasit, pandermit, szyabelit, hidroborasit ve kernittir. İşletmeciliği ekonomik olarak anlamlı olan bor yatakları Türkiye, ABD, Arjantin, Rusya, Kazakistan, Çin, Bolivya, Peru ve Şili’nin bazı bölgelerinde bulunmaktadır. Borun ülkemizdeki çıkarılma maliyetleri diğer ülkelere göre çok düşüktür.

Bor, dünyada çok geniş bir ticari ürün yelpazesinde kullanılmaktadır. Bor mineralleri ve kimyasallarının (rafine ürünler) sanayide hammadde, yarı mamul ve mamul madde olarak 250’ye yakın kullanım alanı mevcuttur. Bor kullanım alanları genel bir sınıflandırmaya tâbi tutulursa; üretilen miktarın yüzde 20’sinin izolasyon fiberglas sanayii, yüzde 19’unun deterjan sanayii, yüzde 12’sinin borosilikat cam sanayii, yüzde 11’inin seramik sanayii, yüzde 11’inin tekstil fiberglas sanayii; yüzde 4’ünün tarıma dayalı sanayiler ve yüzde 24’ünün de diğer alanlarda kullanıldığı görülmektedir.

Bor minerallerinin tamamına yakını cevher hazırlama aşamasından sonra tüketilmekte, bazı tüvenan cevher türleri (ham bor cevheri) daha sonraki aşamalar için üretime doğrudan girdi olarak katılabilmektedir. Bor mineralleri piyasaya ham bor ya da öğütülmüş ham bor olarak sunulabilmekte, fakat genel olarak rafine bor bileşiklerine dönüştürüldükten sonra kullanılabilmektedirler.

Ülkemizde Eti Holding’in ham ürün olarak pazarladığı ve rafine ürün üretiminde kullandığı iki çeşit konsantre bor cevheri vardır. Bunlar; tinkal konsantre ve kolemanit konsantredir. Üleksit, ülkemizde sadece konsantre ürün olarak pazarlanmaktadır. Başlıca rafine ürünler; boraks pentahidrat, boraks dekahidrat, susuz boraks, borik asit ve sodyum perborat olarak sıralanabilir.

Bir bor ürünü, herhangi bir kullanım alanında, başka bir bor ürününün potansiyel ticari rakibidir. Çünkü, bor ürünlerinin kullanım alanlarında esas, içerdikleri bor oksit miktarıdır. Toz deterjan sanayiinde aktif oksijen taşıyıcısı olarak kullanılan sodyum perborat dışında rafine ürünlerin, bazı özel kullanım alanlarında içerdiği kalsiyum veya sodyum tercih nedeni olabilmekteyse de birbirlerini ikame özellikleri mevcuttur. Örneğin ısıya dayanıklı camlarda; bor oksit kaynağı olarak borik asit, susuz boraks, boraks pentahidrat ve boraks dekahidrat, sodyum berborat üretiminde ise hem tinkal konsantresi hem de boraks pentahidrat kullanılabilmektedir.

Borosilikat camlar ile genel olarak fiberglas olarak adlandırılan tekstil cam yünü ve izolasyon cam yünü üretimlerinde temel girdilerden biri bor oksit içeren ürünlerdir. Borosilikat camlar ile tekstil ve izolasyon cam yünü ürünlerini hammadde olarak değişik bor ürünlerinin kullanıldığı cam sanayii ürünleri olarak da nitelemek mümkündür. Bu ürünler, ortalama yüzde 10 civarında bor katkısı olan, cam endüstrisi ürünleridir. Bir örnek vermek gerekirse en yaygın kullanılan ve yüksek ısı ve elektrik direncine sahip olan E-camı yüzde 10 bor içermektedir. Elektrik ve telekomünikasyon alanında kullanılan D-camı ise yüzde 24 bor içeriği ile en çok bor içeren camyünü tipidir. Bu tür camlarda bor oksit kaynağı olarak kolemanit tinkal, üleksit, probertit, susuz boraks, boraks dekahidrat, boraks pentahidrat ve borik asitten herhangi biri ya da birkaçı kullanılabilmektedir. İzole camyününde, uzay araştırmaları, nükleer enerji ve elektronik endüstrilerinde vazgeçilmez optik ve elektriksel özelliklere sahip özel camlar ile fiber optik malzemelerin üretiminde de bor oksit daha çok tercih edilen önemli bir girdidir. Fakat, bazı koşullarla kolemanit ya da sodyum boratlar da bu amaçlara yönelik olarak kullanılabilmektedirler. Üleksit ise bir sodyum-kalsiyum borat olarak camyünü üretiminde Espey, Kestelek, Bigadiç kolemanitlerinin yerine ikame edilebilir. Benzer şekilde Bigadiç kolemaniti diğer birçok ürünün ikame maddesi olabilmektedir. Bu durum, Bigadiç kolemaniti ya da daha ucuza mal olan tinkal konsantresi lehine, dolayısıyla diğer ürünler aleyhine bir rekabet üstünlüğü sağlamaktadır. Kolemanitin bu olanağına sahip tek ülke Türkiye’dir.

Ham borlarda; Bigadiç kolemanitleri, Türkiye'deki tüm diğer kolemanitlerin yerine; Kestelek kolemaniti, Bigadiç dışındaki kolemanitlerin yerine, Espey sadece Hisarcık'ın yerine ikame edilebilirken, Hisarcık kolemaniti ise yüksek arsenik içeriğinin yarattığı çevre sorunu nedeniyle hiçbirinin yerine ikame edilememektedir. Bu nedenle, hem üretici hem de pazarlamacı konumunda olan Türkiye, ham ve rafine bor ürünlerini, ürünleri birbirine kırdırmadan kullanım alanlarına uygun pazarlara yönlendirip her türlü ikame unsurunu da dikkate alan, bir fiyat politikası uygulamak zorundadır.

Dünya Bor Rezervleri

Şimdiye kadar yapılan araştırmaların sonuçlarına göre, ülkemizin dünya bor rezervlerindeki payı yüzde 63, dünyadaki en büyük üretici durumundaki US Borax'ın kontrolü altında işletilen bor rezervlerinin (ABD ve Arjantin’deki rezervler) payı ise yüzde 12 civarındadır. Bu veriler, Türkiye’nin dünyadaki en büyük bor kaynaklarına sahip olduğunu açıkça göstermektedir. Büyüklüğü yanında önemli bütün ticari mineralleri de içermesi dolayısıyla bor rezerv kalitesinin yüksekliği, Türkiye’ye bu alanda önemli bir uluslararası karşılaştırmalı üstünlük sağlamaktadır.

Ülkemiz rezervleri ağırlıklı olarak kolemanitten oluşmaktadır. Ülkemizde 1,4 milyar ton dolaylarındaki kolemanit rezervine karşılık diğer ülkelerdeki toplam kolemanit rezerv miktarı 100 milyon ton civarındadır. Bu değerler, üretimde kolemanit kullanımının daha ekonomik ve/veya zorunlu olacağı tüm üretim alanlarında büyük avantajımızın ve potansiyel karşılaştırmalı üstünlüğümüzün varlığını da ortaya koymaktadır.

Dünya Bor Üretimi, Tüketimi ve Ticareti

Dünya bor rezervlerinin yüzde 63’üne sahip olan Türkiye, yüzde yüz bor oksit bazında, dünya bor üretiminde ABD’den sonra ikinci sıradadır. Ham cevher üretiminde Türkiye, tek başına dünya üretiminin yüzde 50’sinden fazlasını gerçekleştirmektedir.

Dünya bor ticareti verilerine bakıldığında, Batı Avrupa ile birlikte Kuzey Amerika’nın en büyük tüketici olarak dünya bor üretiminin yüzde 75’ini kullandıkları görülmektedir. Batı Avrupa bor talebinin tamamına yakını Türkiye tarafından karşılanmaktadır. Kuzey ve Latin Amerika, Asya-Pasifik bölgesi ülkelerinde bor üretiminin büyük bir kısmı, kendi ülkelerinde bulunan borlu sanayilerde mamul ürün elde etmek üzere kullanılmaktadır.

Dünya rafine bor (boraks pentahidrat, boraks dekahidrat, susuz boraks) kurulu kapasitesi yaklaşık 1.500.000 ton civarındadır. Rafine boraks üreten yaklaşık 12 ülke vardır. Rafine borlar, sadece sodyum kökenli bor minerallerinden üretilmektedir. 1997 yılı dünya rafine bor üretiminin yüzde 90’ı US Borax, Eti Holding, NACC (ABD) ve Çin tarafından yapılmaktadır. Bu üretimin yüzde 55’i US Boraks tarafından gerçekleştirilmektedir. US Boraks hali hazırda kurulu kapasitesinin yüzde 75’ini kullanmaktadır.

Dünyaki borik asit kurulu kapasitesi yılda yaklaşık 800.000 ton’dur. Dünyada borik asit üreten toplam 18 şirket vardır. Bu şirketlerden 14’ü kendi madenlerinden çıkardıkları hammaddeyi işlemektedir. Diğer 4 şirket ise cevheri dışardan temin etmektedirler. Kurulu kapasitenin yüzde 30’u US Borax’a, yüzde 25’i JSC Bor’a (Rusya), yüzde 11’i Eti Holding’e, yüzde 8’i Larderello’ya, yüzde 6’sı NACC’ye aittir. Böylece toplam kapasitenin yüzde 80’i bu 5 şirkete ait olup geri kalan yüzde 21 diğer 13 şirkete aittir. Dünya borik asit üretiminde ABD, kendi ihtiyacından fazla üretim yaparken Avrupa ülkeleri, ihtiyaçlarının yüzde 75’ini karşılayabilecek kadar üretim yapmaktadırlar. 1997 yılı dünya üretiminin yüzde 37’sini US Borax, yüzde 15’ini JSC Bor, yüzde 9’unu Larderello, yüzde 8’ini Eti Holding ve yüzde 8’ini de NACC gerçekleştirmiştir.

Dünya bor ticaretinde ülkemiz, ağırlıklı olarak, ham bor (konsantre) üreticisi olarak yer almaktadır. Dünya ham bor pazarındaki tinkal ve kolemanitin neredeyse tek kaynağı Türkiye’dir. Eti Holding’in rakibi olan US Borax, pazara hiç bir zaman ham bor vermez. Dünya ham bor ve rafine ürün toplam satış miktarında payımız yüzde 36 olmasına karşın, ham bor ağırlıklı satış yapıldığından, toplam satış değeri üzerinden alınan pay yüzde 27’ye düşmektedir. Bor rezerv ve üretimindeki belirgin avantajlarımıza rağmen dünya bor ticaretinden aldığımız payın düşüklüğü düşündürücüdür.

Eti Holding, dünya bor pazarında rekabet içinde bulunduğu ABD’de yerleşik US Borax firması ile birlikte stratejik bir konumdadır. 1,5 Milyon ton/yıl civarında olan dünya bor oksit üretiminden Eti Holding ve US Borax birbirlerine nispeten yakın paylar alırken, yaklaşık yılda 1,2 Milyar dolar olan ticaret değerinden US Borax’ın aldığı yüzde 65'lik pay, Eti Holding’in yüzde 21 olan payından 3 kat fazladır. Bunun nedeni, Eti Holding’in yıllık 350.000 ton olan rafine bor ürünü satışına karşılık, US Borax’ın yılda 1,3 milyon ton rafine ürün satışı gerçekleştirmesidir.

Bor ürünlerinin ikame özelliği ürün çeşitlendirmesini gerektirdiğinden, büyük yatırımlar, sürekli teknoloji yenileme ve dünya çapında pazarlamayı da içeren komple bir işletmecilik zorunlu olmaktadır. Bir ucunda Eti Holding diğer ucunda US Boraks’ın yer aldığı iki kutuplu yapı bu şartların bir sonucudur. Eti Holding ve US Boraks toplam dünya bor arzının yüzde 85-90’nını karşılamaktadırlar.

Rakip konumdaki US Borax’ın sahibi RT (Rio Tinto), bor cevheri ve ürünleri yanında, birçok ülkede elmas, titanyum, uranyum, trona, bakır, gümüş, demir cevheri, altın, çinko, kurşun, kalay, vb. birçok alanda üretim ve satış yapan, dünya titanyum pazarında yüzde 40, elmas pazarında ise yüzde 20 gibi çok büyük paylara sahip olan çok uluslu bir şirkettir. Bu şirket, sahip olduğu çok geniş pazar ağlarını da kullanarak teknolojilerini geliştirmekte, ölçek ekonomilerinden de yararlanmak için üretim kapasitelerini sürekli artırarak piyasaya ucuz fiyatla kaliteli mal sürebilmektedir.

US Borax, 1800’lü yıllardan bu güne sürekli geliştirdiği üretim teknolojisi ve yeni ürünlerin yanı sıra bor kullanım alanlarının genişletilmesine yönelik çalışmaları ve köklü yapısı ile de gerçek bir dünya devi haline gelmiştir. Dünya bor pazarında parasal olarak yüzde 65 ile en büyük paya sahip olan US Borax; dünyada bir çok merkezde yürüttüğü üretim, depolama, dağıtım ve pazarlama faaliyetlerini, Eti Holding benzeri fakat karşılaştırılmayacak derecede daha büyük bir organizasyon yapısı ile tek elden kontrol eden 80’den fazla ülkede örgütlenmiş çok uluslu bir şirkettir.

US Borax, bor üretim ve tüketiminin bulunduğu bütün ülkelere, ürün geliştirip pazar yaratarak çeşitli yollarla girmiş bulunmaktadır. Dünya bor tüketiminin yaklaşık yüzde 75’ini gerçekleştiren ABD ve Batı Avrupa pazarında ise kurduğu etkin pazarlama ağı aracılığıyla toplam bor pazarının yaklaşık yüzde 50’sini kontrolü altında tutmaktadır.

Dünya Bor Pazarının Yapısı

Dünya bor pazarı, sınırlı üretici olması ve ürün grubunun birbirlerini ikame edebilme özelliklerinin ürün çeşitlendirmesi gerektirmesi nedeniyle, diğer maden ve metal pazarlarından çok ayrı bir yapıya sahiptir. Dünya bor tüketiminde, cevherden rafine bor ürünlerine hızlı bir geçiş vardır. Bu durum, cevher üreticilerinin rafine ürün pazarına daha büyük oranda girmelerini ve rafine ürün kapasitelerini büyük yatırımlar yapmak suretiyle artırmalarının gereğini gündeme getirmektedir.

Tüm bu unsurlar da göstermektedir ki bor konusunda çok büyük yatırımlar, sürekli teknolojik yenilenme ve dünya çapında bir pazarlamayı içeren entegre bir işletmecilik zorunludur. Ancak, dünya bor pazarının yapısı nedeniyle bor ürünlerinin üretim teknolojileri, diğer birçok üründe olduğu gibi kolay ulaşılan teknolojiler değildir. Türkiye’nin rafine mamul üretimi alanındaki ilk yatırımları, Batı Avrupa’nın teknoloji transferindeki katı tavrı nedeniyle o zamanki Doğu Bloku ülkelerinin nispeten daha geri teknolojilerinin alınması ile gerçekleştirilebilmiştir.

Dünya bor pazarının diğer maden veya metal borsalarında, piyasa şartlarında oluşan fiyatlara göre alım-satım işlemlerinin gerçekleştirildiği bir pazar olarak değerlendirilmesi de büyük bir yanılgı olur. Bu piyasadaki fiyatlar, ürün ve pazar şartları dikkate alınarak belirlenen yapay denge fiyatlarıdır. Dolayısıyla bütün faktörleri bir arada değerlendirmeden alınacak kararların olumlu sonuç vermeyeceği aşikardır.

Bugün dünyada yaklaşık 1 milyar ABD Doları mertebesinde bor oksit pazarı bulunmaktadır. Eti Holding, bu pazarın parasal bazda ancak yüzde 20-23’üne sahip olabilmiştir. US Borax ise bu pazarın yüzde 70’ine sahiptir. Eti Holding, dünya bor talebinin tonaj bazında yüzde 35’ini, US Boraks yüzde 55’ini karşılamaktadır. Buradaki çelişki Eti Holding’in bu pazarı yeterince kontrol edememesi ve rakip şirketin bıraktığı alanlarda hareket etmesiyle izah edilebilir. Ancak Eti Holding’in bu pazarda elinde çok kuvvetli bir silahı bulunmaktadır. Bu ürün kolemanittir. Dünyada kolemanit yalnız ülkemizde bulunmaktadır.

Eti Holding’in, dünya ölçeğinde bor rezervi açısından avantajlı olmasına rağmen dünya bor pazarındaki etkinliğinin sahip olduğu rezerv ile paralellik göstermemesinin nedenleri;

• Yıllardır bor sektöründe rafine uç ve ileri uç ürünleri ile ilgili yatırımların yapılmaması,

• Pazarlama konusunda, gerek kamu bürokrasisinin işleyişi, gerekse yeterli yönetimsel girişimin başarıyla yapılamaması ve

• Bor konusunda sağlıklı bir politikanın oluşturulamamasıdır.

Bu nedenlerle Türkiye, yıllardır rafine ve uç ürünlerde yoğunlaşmayıp çoğunlukla ham bor sattığı için dünya pazarında hak ettiği yeri alamamıştır. ABD ise sahip olduğu rezerve göre ve ham ürün satmamak suretiyle katma değeri çok yüksek rafine ve uç ürünlerle dünya piyasalarında lider konumuna gelmiştir. Türkiye, ham bor satmak suretiyle dünyada; başta ABD, Almanya, Belçika, Çin, Finlandiya, Fransa, G. Kore, Hindistan, Hollanda, İngiltere, İspanya, İtalya, Japonya, Polonya, Romanya, Tayvan ve Malezya olmak üzere yaklaşık 20 ülkede bor sanayii tesislerinin kurulmasına vesile olmakla bor kaynaklarımızın bizlerden ziyade yabancılar tarafından kullanılmasına sebep olmuştur.

Eti Holding ve Bor Üretimi

1978 yılından itibaren Türkiye’deki bor madenlerinin işletilmesi ve pazarlanması Eti Holding tarafından yürütülmektedir. 1978’den önce ancak tonu 40-60 dolara ihraç edilebilen bazı ham bor türleri, bugün tonu 160-200 dolara satılır hale getirilmiştir. Bu olumlu gelişmenin temelinde üç neden yatmaktadır. İlk neden; dağınık ve sınırlı pazar nedeniyle daha önce bor sahasında faaliyet gösteren ve birbirleriyle rekabet halindeki yerli küçük ölçekli firmalar yerine, üretim, depolama, dağıtım ve pazarlama faaliyetlerinin Eti Holding tarafından tek elden yürütülmesidir. İkinci neden ise Eti Holding’in rafine borlarda üretimi artırmak için hızlandırdığı yeni yatırımlar yapmasıdır. Üçüncü neden ise Eti Holding’in, dünya bor pazarlarındaki payını artırabilmek, küçük tüketiciye daha etkili ve ekonomik şekilde ulaşabilmek amacıyla 1980’li yıllardan itibaren pazarlama ağını geliştirmek için yaptığı çalışmalardır.

Pazarlama etkinlikleri çerçevesinde, Eti Holding tarafından İspanya, Japonya, Tayvan, Singapur ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nde satış temsilcilikleri oluşturulmuş, Lüksemburg’da Etimine SA, Finlandiya’da Eti Products OY ve ABD’de Etimine USA Inc. pazarlama şirketleri kurulmuştur.

Türkiye'de bor madenciliğinin başladığı 1860'lardan itibaren son dönemlere kadar, Türkiye'den Avrupa piyasasına yapılan bor satışlarının ham bor ağırlıklı olması ve söz konusu ürünlerin Avrupa'da işlenerek nihai tüketiciye sunulması nedeniyle, Avrupa'da Eti Holding sırtından geçinen bir bor öğütme-işleme ve dağıtım endüstrisi gelişmiştir. Bu firmalardan birisi 1998 yılından itibaren bor ve trona ile ilgilenmeye başlayan Citicorp Venture Capital firmasıdır. Citibank’ın finansal desteğinde olan bu firma, Larderallo şirketi kanalıyla Eti Holding’den yılda 70.000 tondan fazla bor satın alıp borik asit haline getirdikten sonra Eti Holding ile rekabet içinde bu ürünü pazarlamaktadır.

Bor Stratejik Maden midir ?

Macar Profesör Erno Napy’nin SSCB’nin Sputnik Roketi’nde bor ve hidrojen yakıtı kullandığını belirten raporu ve Alman bilim adamlarının bu amaca yönelik yaptıkları araştırma sonuçlarına dayanılarak, 1953 yılı başında ABD’de uzun menzilli füzeler, uçaklar ve uzaya gönderilmesi tasarlanan uyduları taşıyacak roketlerde kullanılması düşünülen yüksek enerji yakıtlı araştırma projelerine borlu yakıtlar da dahil edilmiştir. SSCB’nin Sputnik I ve Sputnik II projeleri çerçevesinde yakıt üretiminde kullanılan borun Türkiye kaynaklı bor cevheri olduğunun anlaşılması üzerine, gözler Türkiye’ye çevrilmiş, SSCB’nin Avrupa üzerinden Türk borlarını almasının önüne geçilmek üzere Türkiye’den ihraç edilen bor cevherlerini taşıyan gemiler ve yükleri, Çanakkale Boğazı’nından uluslararası sulara girer girmez ABD donanması tarafından müsadere edilmeye başlanmıştır. Örneğin, Hüsamettin YAKAL’a ait “Yakal Madencilik” tarafından Yunanistan’a satıldığı belirtilen 4 bin ton bor cevheri yüklü gemiye Amerikan donanmasına bağlı gemilerce el konulduğu bilinmektedir.

1958-1961 yılları aralığındaki süreçte ABD ve NATO tarafından bor, stratejik maden olarak değerlendirilerek pazarlanması kontrol altına alınarak “COCOM” olarak bilinen tedbirler kapsamında Sosyalist Blok’a bor ihracı yasaklanmıştır. Ancak, NATO 1963 yılında borun askeri bakımdan stratejik olmadığını kabul ederek bor’u askeri stratejik maddeler listesinden çıkartmıştır.

Bir madenin stratejik olduğunun kabul edilebilmesi için söz konusu madenin ülke savunması ve ülke ekonomisi için hayati bir önem taşıması ve talep edildiğinde güvenilir kaynaklardan istenilen miktarların temininde güçlüklerin mevcudiyetinin bir arada bulunması gereklidir. Ülkemiz için bor tuzlarının temininde güçlük olduğu kriterinin varlığı ileri sürülemez. Ancak bor ve türevlerinin dünya pazarlarına arzının çok önemli bir kısmını Eti Holding ve US Borax birlikte gerçekleştirdiğinden ve bu iki şirketin toplam pazar payının yüzde 70’ler seviyesinin üstünde olması nedeniyle bor ve türevleri Türkiye ve ABD dışındaki ülkeler açısından stratejik bir maden haline gelmektedir.

Bor madenleri; Türkiye’nin rezerv konusundaki hakim durumu, çıkarılmasının kolaylığı, geniş bir ticari ürün yelpazesinde kullanılıyor olması ve Maden Kanunu gereğince madenlerin içinde bulundukları arzın mülkiyetine tâbi olmaması dolayısıyla stratejik olmasından öte, ekonomik olarak değerlendirilmesi gereken bir ulusal varlıktır.

Bor Sanayii Kurulmasının

Ülkemize Katkıları

Dünya ham ve rafine bor pazarı hacmi yılda 1 milyar dolar civarındadır. Bu pazarın önümüzdeki yıllarda birkaç milyar dolar hacmine ulaşmasının, bugünkü tüketim ve büyüme trendlerine bakıldığında mümkün olmadığı görülmektedir.

Türkiye bu pazarda 220-250 milyon dolar civarında ciro yapmaktadır. Türkiye'nin yaptığı yeni yatırımlar ile beraber dünya ticaret uygulamalarına bire bir uyum sağlanıp, rekabetçi hareket tarzına kavuşabilirse bu pazardan en fazla 500-600 milyon dolarlık bir paya sahip olabilir.

Türkiye'nin kaliteli ve ucuz maliyetli bor yataklarına sahip olması avantajı olmakla beraber teknoloji ve sermayesinin olmaması dezavantajıdır. Bora dayalı doğrudan bir uç ürün yoktur ancak hammadde girdisi olarak bor, kullanıldığı sektörlere (sanayilere) bağlı olarak, yüzde 1 ile yüzde 30 arası bir orana sahiptir. Ülkemizde üretilen borun işlenerek ilgili sanayilere rekabetçi bir fiyattan satılması, hem ülkemizin dışarıdan ithal ettiği işlenmiş bor türevlerinin ülkemizde üretilmesine imkan sağlayacak hem de ihraç edilmesi durumunda daha fazla gelir elde edilmesine yol açacaktır.

1 milyar dolar tutarındaki bu pazarda ham ve rafine bor ürünleri mevcuttur. Eti Holding ve US Borax aynı alanlarda yatırımlar yapmışlardır (borik asit, boraks pentahidrat, borax dekahidrat, susuz borax v.b.) Bu mevcut alanlarda daha fazla ilerleme şansı yoktur. Bu nedenle Türkiye'nin bor ile ilgili olarak yoğun teknoloji gerektiren alanlara yatırım yapması zorunludur.

Bu yatırım alanlarının belli başlıcaları aşağıda sıralandığı gibidir:

1- Fiberglas sanayii (Tekstil tip ve E-tip; bor kullanım oranı yüzde 6-15): Fiberglas sanayi için ucuz fiyatla bor temin edilerek bu sanayi ve teknoloji Türkiye'ye çekilmelidir. Fiberglas sanayi için gerekli kaolen, silis, kireç taşı, alumina, trona gibi diğer girdiler ülkemizde bulunmaktadır. Fiber ipliği için ise Türkiye'nin tekstil sanayiindeki bilgi ve teknoloji birikimi yeterlidir. E-tipi fiberglas kullanımı içinde Aselsan'ın elektronik sanayiinde geliştirdiği teknolojiden faydalanılabilir.

2- Perborat sanayii (Bor kullanımı oranı yaklaşık yüzde 30): Perborat deterjan sektörünün ana girdisidir. Bu sektördeki bor kullanımı yüzde 30'lara ulaşmaktadır. Türkiye'nin deterjan ihtiyacı dışında, Orta Doğu, Rusya, Türk Cumhuriyetleri ve Çin'e yönelik deterjan sektörü geliştirilebilir.

3- Seramik sanayii (Bor kullanım oranı yüzde 7-8): Türkiye seramik sanayii bugün dünya çapında üretim yapmakta ve rekabet yoğun bir pazarda mücadele vermektedir. Bu sektöre de rekabet ve üretim imkanını artırabilmek için uygun fiyattan bor temin edilebilmelidir.

4- Borlu gübreler (Bor kullanım oranı yüzde yüzde 1- 5): Uzak Doğu ve Kuzey Avrupa ülkelerinin ihtiyacı için bu sektörün de Türkiye'de geliştirilmesi ve rekabet edebilir hale getirilmesi gereklidir.

Kamu parametreleri ve kamu mevzuatı ile hareket etmek zorunda bulunan Eti Holding 1978'de 2172 sayılı Kanun ile üretme, işletme ve pazarlama tekelini elde ettiği 23 yıldan bu yana üstüne düşen görevi yapmaya çalışmış, pazarda belli bir noktaya gelmiştir. Ancak yeni bir atılım yapmak için mevcut yapı gözden geçirilmek zorundadır.

Bor konusu Türkiye'de bir tabu haline getirilmiş, bu yüzden bor sanayiinin gelişimi bir anlamda engellenir duruma gelinmiştir. Eti Holding'in yıllardır uyguladığı politikalar neticesinde iç pazara dışarıya göre daha pahalı bor satılmış, üstelik yüzde 17 oranındaki KDV ile yerli bor tüketicisi, boru daha da pahalı temin etmek zorunda bırakılmıştır. Bu durum ülkemizde bor sanayiinin gelişmini engellemektedir.

Eti Holding’in Durumu

Görüldüğü gibi ülkemizde bor sanayiine bir atılım yaptırmak için bir yatırım hamlesine girişmek ve üretimden pazarlama aşamasına kadar çok karmaşık bir yapı sergileyen borda stratejik davranma imkanına sahip bir şirket yapısına sahip olmak gerekmektedir. Ancak Eti Holding’in yeni yatırımlar konusundaki performansı bu konuda iyimser olunmasını engellemektedir.

Eti Holding bünyesinde bugüne kadar yapılan yatırımlarının listesi aşağıda yer almaktadır. Bu liste incelendiğinde kamu parametreleriyle hareket etmek zorunda bulunan Şirket’in bugünkü yapısıyla ülkemizde bor sanayiinin kurulmasında öncülük yapamayacağı anlaşılabilir.

1. Bursa Uludağ Wolfram Tesisi: 1980’li yıllarda yatırımı tamamlanan ve yaklaşık 70-80 milyon ABD Doları harcanan tungsten madeni ve konsantresi üretmek üzere kurulan bu tesisler 1989 yılında hemen hemen hiç üretim yapmadan kapatılmıştır.

2. Elazığ 1. Konsantratör Tesisleri: 1980 li yıllarda tamamlanan ancak proje hatası nedeni ile sökülüp yerine yenisi yapılan bu tesis için yaklaşık 30 milyon dolar harcanmıştır.

3. Küre Bakır Tesisleri: Bütün dünyadaki maden tesislerinde enerji kullanımını azaltmak için uygulanan yukarıdan aşağıya sistemler Küre’de nedense aşağıdan yukarıya olarak uygulanmış ve bunun için yapılan havai hat için 20 milyon dolar para harcanmıştır. Bugün bu havai hat tesisi, kapasite yetersizliği nedeniyle ekonomik olmadığından çalışmamaktadır.

4. Bandırma Hidrojen Peroksit Tesisi: 1980’li yıllarda yatırımına başlanan ve Rus teknik yardımı ile yapılarak 60 milyon dolara malolan bu tesis çalıştırıldığı ilk gün (1991) yanarak kül olmuştur. Yangının sebebi bugüne kadar resmen açıklanmamıştır.

5. Bandırma 1. Borik Asit Fabrikası: Yaklaşık 30 milyon dolara malolan bu tesis bugüne kadar çalıştırılamamıştır. Tesis şu anda atıl durmakta ve giderek hurda durumuna dönüşmektedir.

6. Kütahya 100. Yıl Gümüş Tesisleri: 60 milyon dolara mal olan bu tesis, yatırım safhasında yapılan teknolojik eksiklik ve yanlışlıklar nedeniyle hâlâ tam kapasite ile çalışamamaktadır.

7. Beyşehir-Konya Barit Tesisleri: Bu tesis, devlet eliyle pazarlama, rekabet ortamlarına uygun bir şekilde gerçekleştirilemediği için çalıştırılamamaktadır. Tesisin işletmesinde bir ara taşeron firma kullanımı denendiyse de, başarılı olunamamıştır.

8. Mazıdağı Fosfat Tesisleri: 125 milyon dolarlık yatırım yapılmasına karşılık henüz bir kilo ürün üretemeyen bu tesis atıl durumda beklemektedir.

9. Elazığ Ferrokrom Tesisleri: Yılda 150.000 ton yüksek karbonlu ferrokrom üretme kapasitesine sahip bu tesisler, kurulduğu günden bu yana yaklaşık 16 yıldır tam kapasite ile çalışamamıştır. Yılda yaklaşık 80-90.000 bin ton üretim yapılmaktadır.

10. İzmir Perlit Tesisleri: 1979 yılında kurulan ve 30 milyon dolara mal olan 400.000 ton/yıl kapasiteli bu tesisler düşük kapasite ile çalışmakta ve yaklaşık 20-25.000 ton/yıl üretim yapabilmektedirler. Yunanistan ise bugün Yunan Adaları’ndan ürettiği perliti dünyanın her tarafına çok rahat satabilmektedir.

11. Milas Boksit-Diasporit Yatakları: Bu yataklardan Eti Holding bugüne kadar kayda değer bir üretim ve satış yapmamıştır. Şu an atıl vaziyettedir.

12. Ödemiş Antimuan Tesisleri: Kayda değer bir maden rezervine sahip olan Antimuan Konsantre ve İzabe tesisler kapatılmıştır.

13. Kırka Susuz Boraks Tesisleri: Dünya tüketimi yaklaşık yılda 60.000 ton olan bu ürün için Eti Holding, 10 milyon dolar harcayarak 60.000 tonluk dev bir fırın kurmuş ancak, 10 yıldır bir türlü çalıştırılamamıştır. US Borax 10.000 tonluk 3 adet fırına sahiptir.

14. Bandırma Sülfürik Asit Tesisi: Dünyadaki nihai ürün üreticileri, hammaddelerini dışardan temin ederek parasal değeri yüksek ürünler için fabrikalar kurmaktadırlar. Örneğin US Boraks borik asit üretmek için sülfürik asit fabrikası kurmak yerine bunu dışardan temin ederek borik asit üretmektedir. Eti Holding ise Emet’te kurulmakta olan borik asit tesisi için 75-100 milyon dolar harcayarak Bandırma’da bir sülfürik asit tesisi kurmaya çalışmaktadır. Bu yaklaşım; yüksek maliyetlerden dolayı elde edilecek olan borik asitin pazardaki rekabet şansını zorlamaktadır.

Yukarıda verilen örneklerden de görüldüğü gibi Eti Holding’ce yapılan yatırımlarda önemli hatalar yapılmış, etkin bir işletmecilik örneği verilememiştir. Kamuya ait bu tesislerde üretimde verimlilik ve etkinlik konularına yeterli önem verilmemektedir. Bu anlayış ve teknolojilerle kurulması gereken borlu sanayilerde, bugünkü sorunlu yapılarıyla kamu şirketlerinin dünya pazarlarında rekabet şansının yüksek olması beklenemez.

Özelleştirme Girişimlerinin Tarihçesi

Borun özelleştirilmesine ilişkin tartışmalarda temel sorun borun özelleştirilip özelleştirilmemesi değil, Türkiye Bor Sanayi'nin kurulup geliştirilmesinin en başarılı bir biçimde nasıl sağlanacağıdır. Bu konuda toplumda derin görüş ayrılıkları bulunmaktadır Örneğin VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) Madencilik Özel İhtisas Komisyonu - Bor Madenleri Alt Komisyonu Raporu’nda “Borların özelleştirilmesi, kamu yararı açısından sakıncalı olarak görülmektedir. Çünkü Borların kullanım alanları çok yaygın, katma değeri ve marjı çok yüksek ve Türkiye yüksek kaliteli rezervlere sahip olması nedeniyle tekel durumundadır” denilmektedir. Diğer yandan ülke çıkarlarına borun özelleştirilmesiyle daha iyi hizmet edileceğini savunanlar da bulunmaktadır.

Borun özelleştirilmesi çalışmaları 1985 yılında başlamıştır. Turgut Özal Hükümeti döneminde Morgan Guarantee Bank tarafından hazırlanıp kabul edilen Özelleştirme Ana Planına göre Etibank, bir holding şirket olacak şekilde reorganize edilecek, karlı müesseseler (bor, krom) özelleştirilecek, Bakır İşletmelerinin uzun vadeli karlılığını tespit amacıyla bir fizibilite çalışması yapılacaktır.

Bu konuda kayda değer ikinci gelişme 1993 yılında yaşanmış ve Etibank bünyesinde bulunan bankacılık bölümü Etibank Bankacılık Anonim Ortaklığı adıyla bağımsız bir bölüm halinde Özelleştirme İdaresine devredilmiştir. Etibank Madencilik Genel Müdürlüğü ise 4 Şubat 1998 tarihli ve 23248 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulunun 26 Ocak 1998 tarihli 98/10552 sayılı Kararı ile, “Madenciliğin önündeki engellerin aşılarak, sektöre dinamik, üretken ve rekabetçi bir yapı kazandırılacağı” şeklinde bir gerekçeyle, günün müesseselerine ortaklık statüsü de verilerek Eti Holding A.Ş. unvanı ile yeniden yapılandırılmıştır. Etibank Genel Müdürlüğü, Holding çatısı altında Eti Bor A.Ş., Eti Dış Ticaret ve Pazarlama A.Ş., Eti Alüminyum A.Ş., Eti Gümüş A.Ş., Eti Krom A.Ş., Eti Bakır A.Ş., Eti Elektrometalurji A.Ş. adlarıyla 7 ayrı şirkete bölünmüştür. Böylelikle hem kurumun özelleştirilmesi için gereken altyapı hazırlanmış, hem de siyasilere ve yandaşlarına dağıtabilecekleri 150 yeni üst düzey kadro yaratılmıştır.

Bu yapılanmanın temel gerekçeleri;

1. Bankacılık bölümünün özelleştirilmiş olması nedeniyle Etibank isminin değiştirilmesi,

2. Yeni yapılanma ile işletme birimlerinin A.Ş. statüsüne kavuşturularak yetki ve karar mekanizmalarının yerinden yönetim ile sağlanmasının temin edilmesi,

3. Ticari alanda daha profesyonel bir yapılanmanın oluşturulması ve

4. Ayrı şirketler haline getirilen bu yapıların daha kolay özelleştirilmesidir.

Yeni yapılanmaya rağmen Şirketlerin mali yapılarının düzeltilememesi sonucunda; Eti Bakır A.Ş., Eti Krom A.Ş., Eti Elektrometalurji A.Ş. ve Eti Gümüş A.Ş., bünyelerinde taşıdıkları tüm sorunları ve büyük borçları ile birlikte, özelleştirme kapsam ve programına alınmak suretiyle Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na devredilmiştir. Ayrıca Eti Dış Ticaret ve Pazarlama A.Ş.’nin amaçlanan fonksiyonunu yerine getirememesi nedeniyle Eti Holding A.Ş. bünyesinde birleştirilerek kapatılmasına Yüksek Planlama Kurulunun 26.04.2001 tarihli ve 2001/T-9 sayılı Kararı ile karar verilmiştir.

Gelen tepkiler üzerine, Bakanlar Kurulu Kararıyla Etibank Genel Müdürlüğü’nün “Eti Holding A.Ş.” olarak yeniden yapılanmasının 233 Sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 3. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığı hususu ile bor cevheri aramak, işletmek, zenginleştirmek ve bor bileşikleri üretmek üzere Eti Holding’e bağlı olarak kurulan Eti Bor A.Ş.'nin sermayesinde bulunan özel şahıs hisseleri nedeni ile bor tuzu sahalarının bu Şirketçe işletilmesinin 2840 Sayılı Kanuna uygun olup olmadığı hususlarında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının talebi üzerine Başbakanlıkça Danıştay’dan İstişari görüş isteminde bulunulmuştur.

Danıştay Birinci Dairesinin 1999/66 Esas ve 1999/93 no.lu Kararı ile bu yapılandırmanın hukuki dayanaktan yoksun olduğu, Etibank Genel Müdürlüğü’nün Eti Holding A.Ş. biçiminde yapılanmasının 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3’üncü maddesine uygun bulunmadığı, Eti Bor A.Ş.’nin sermayesindeki özel kişi hisseleri nedeniyle bor tuz sahalarını işletmesinin 2840 sayılı yasaya aykırılık teşkil edeceği belirlenmiş ve bu hususlarda yapılan yanlışlıklar Yüksek Denetleme Kurulu raporlarında da detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Danıştay Birinci Dairesi’nin kararında “(...) 2840 Sayılı Kanunu'nun 2. maddesinde Bor Tuzları, Uranyum ve Toryum madenlerinin Devletçe işletileceği hükmü yer aldığına göre bu madenlerin sermayesinde özel kişilerinde pay sahibi olduğu bir Anonim Şirket eliyle işletilmesinden söz edilemez (...) Etibank Genel Müdürlüğü’nün Eti Holding A. Ş biçiminde yapılanmasının. 233 sayılı KHK’ nin 3. maddesine uygun bulunmadığına; Eti Bor A. Ş’nin sermayesindeki özel kişi hisseleri nedeniyle Bor tuzu sahalarını işletmesinin 2840 sayılı yasaya aykırılık teşkil edeceği(ne) oy birliğiyle karar verildi” Ifadeleri dikkat çekmektedir.

Bu süreç içerisinde yukarıda belirtilen şirketlere ilaveten Yüksek Planlama Kurulu’nun 24.03.1995 tarihli ve 95/T-25 sayılı Kararıyla, Eti Holding A.Ş.’nin Eti Zeolit ve Kimya Sanayi A.Ş. unvanıyla kurulan şirkete yüzde 48,5 pay oranıyla iştiraki uygun görülmüştür. Şirketteki diğer büyük pay sahibi ise yüzde 49 oranındaki pay ile Bosna-Hersek’li Energoinvest D.D. Sarajevo’dur.

29.03.2000 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 2000/283 sayılı Bakanlar Kurulu Kararına istinaden adı geçen şirketteki hisse oranı yüzde 85’e yükseltilerek Eti Holding A.Ş.’nin bağlı ortaklığı haline getirilmiştir. Bu suretle Energoinvest D.D. Sarajevo’nun payı yüzde 7’ye düşmüştür.

Tesiste yatırımın tamamlanmasıyla yılda 50 bin ton çevre dostu deterjan hammaddesi olan zeolit 4A üretimi yapılması planlanmıştır. Ancak, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun 28.02.2001 tarihli “Eti Holding A.Ş.’nin Bağlı Ortaklığı Olan Eti Zeolit Kimya Sanayi ve Ticaret A.Ş. ile İlgili İvedi Durum Raporu” da dikkate alınarak bahse konu yatırımın fizibilitesi olumsuz çıktığından uygun olmadığı hususu Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı’na bildirilmiştir.

Özelleştirmenin Hukuki Sorunları

Anayasa’nın Tabii Servetlerin ve Kaynakların Aranması ve İşletilmesi başlıklı 168. Maddesi: “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzel kişilere devredebilir. Hangi tabii servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzel kişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzel kişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. Bu durumda gerçek ve tüzel kişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir.” hükmünü içermektedir.

Anayasanın 168. maddesinde, doğal servetlerin ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu kabul edilerek, bunların mülkiyetinin gerçek ya da tüzel kişilere devri yasaklandığı gibi, bunların arama ve işletme hakkına da sahip olan devletin, bu hakkını ancak belli bir süre için gerçek veya tüzel kişilere kanunun açık izni ile devredebileceği öngörülmektedir.

Ülkemizde bor cevheri üretim ve ihracatı 1978 yılına kadar özel sektör tarafından yapılmıştır. Bor madenlerinin ülkemiz için önemi de dikkate alınarak, milli çıkarlar doğrultusunda bir politikanın izlenebilmesi ve bor minerallerinin yatırım, üretim ve pazarlama faaliyetlerinin tek elden ve etkin bir şekilde yürütülebilmesini teminen 31.10.1978 tarihli ve 7/16681 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile bor tuzları aranması ve işletilmesi hakkı Etibank’a verilmiştir.

13.06.1983 tarihli ve 18076 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren ve Bor Tuzları, Trona ve Asfaltit Madenleri ile Nükleer Enerji Hammaddelerinin İşletilmesini, Linyit ve Demir Sahalarının Bazılarının İadesini düzenleyen 2840 sayılı Kanun ile bor tuzları, trona (tabii soda), asfaltit, uranyum ve toryum madenlerinin aranması ve işletilmesinin Devlet eliyle yapılması ve bu madenler için 6309 sayılı Maden Kanunu gereğince gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerine verilmiş olan ruhsatların iptal edilmesi hususu hüküm altına alınmıştır.

Doğal servet ve kaynakları yerinde kullanarak ya da onlardan yerinde yararlanarak kamu hizmeti üreten KİT’lerin özelleştirilmesinde Anayasanın 168. maddesinde öngörülen ilkelerin göz önünde bulundurulması zorunludur. Bu maddeye göre işletme hakkı devlete ait olan doğal servetler ve kaynakların işletme hakkı, gerçek veya tüzel kişilere ancak süreli olarak devredilebilir. Bu kuruluşların varlıklarının özelleştirilmesinde de, bunların yararlandıkları doğal servet ve kaynakların mülkiyetinin gerçek veya tüzel kişilere devri olanaksızdır.

2840 sayılı Kanunun devlet eliyle işletilecek madenler hakkındaki 2’nci maddesinin uygulanması hususunda oluşan tereddütün giderilmesine dair Danıştay Birinci Dairesi’nin 01.05.2000 tarihli ve 2000/50 Esas ve 2000/67 sayılı Kararında; ” … Bor mineralleri ve rafine ürünlerinin, yabancı ülkelerde endüstriyel hammadde, yarı mamul ve mamul madde olarak çok geniş bir alanda kullanıldığı gözönüne alındığında, bor’un yurt dışına satışı yanında, yurt içindeki gerçek kişi ve kuruluşlara da satışının yapılmasında bir engel bulunmamaktadır. Ticari açıdan bir değerlendirme yapıldığında, ham bor ve rafine ürünlerinin yurt içinde de satışının yapılabilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Aksi bir düşünce, yani bunların yurt içinde sadece kendi imalatında kullananlar dışındaki Türk vatandaşlarına satılmaması halinde yabancılar karşısında Türk vatandaşı aleyhine eşitsizlik yaratılacağı gibi rekabet kuralları da ihlal edilecektir. Bor tuzlarının Türk vatandaşlarına satılması halinde, Türk vatandaşı yurt içinde istediği tesisi kurabilecek ve bor’un uç ürünlerini elde ederek bunları yurt içinde veya dışında satabilecektir. Bor’un yurt içinde Türk vatandaşlarına satışı yapılmadığı için ham bor alan yabancı yurt dışında bu tesisleri kurarak elde ettiği bor uç ürünlerini istediği fiyatla Dünya’ya ve Türkiye’ye satabilmekte ve Dünya bor piyasasını dilediği gibi yönlendirebilmektedir.

Açıklanan nedenlerle 2840 sayılı Yasanın değişik 2nci maddesi uyarınca bor tuzlarının aranması ve işletilmesinin Devlet eliyle yapılması zorunluluğunun, bu madenin zenginleştirilmesini, rafinasyonunu ve pazarlamasını da kapsadığı, ancak, Eti Holding A.Ş. tarafından ham bor ve işlenebildiği ölçüde rafine bor olarak yurt dışına ihraç edilerek satılan bor tuzlarının aynı biçimde ham bor ve rafine bor olarak yurt içinde isteyen Türk vatandaşı kişi ve firmalara da satılabileceği, Türk vatandaşı kişi veya firmanın satın aldığı bor’u ülke içinde kuracağı tesislerde işleyip elde edeceği ürünleri yurt içinde veya yurt dışında satabilmesinde hukuki bir engel bulunmadığı sonucuna … 01.05.2000 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.” ifadesi yer almaktadır.

15 Haziran 1985 tarihinde kabul edilerek yayınlanan 3213 Sayılı Maden Kanununun 49. Maddesinde ise “2840 Sayılı Maden Kanunu Hükümleri saklıdır. Ancak, bu Kanunun yürürlük tarihinden sonra bulunacak bor, trona ve asfaltit madenlerinin aranması ve işletilmesi bu Yasa hükümlerine tabidir. Bunların ihracatına ait usul ve esaslar Bakanlar Kurulunca tespit edilir” hükmü getirilmiştir.

16 Şubat 1994 tarihinde yürürlüğe giren 3971 Sayılı Yasa ile 2840 Sayılı Yasanın ikinci maddesi değiştirilerek, “Bor tuzları ile uranyum ve toryum madenlerinin aranması ve işletilmesi devlet eliyle yapılır” hükmü getirilmiş, trona ve asfaltit madenlerinin özel sektör tarafından aranması ve işletilmesine olanak sağlanmış, fakat bor tuzları yine devlet tekelinde bırakılmıştır.

Yukarıda anılan kanunlardaki ilgili hükümler doğrultusunda; Eti Holding’e ait bor yataklarından elde edilen ham bor cevherleri ile bunlardan elde edilen rafine ürünler halihazırda Eti Holding’ce işletilmekte, üretilmekte ve pazarlanmaktadır. 2840 Sayılı Kanunda “Bor tuzları, uranyum ve toryum madenlerinin aranması ve işletilmesi devlet eliyle yapılır” hükmünde yer alan “işletme” ifadesi bugüne kadar bor madenlerinin aranmasından; üretimine, zenginleştirmeden, rafinasyon ve pazarlanmasına kadar uzanan bir çerçevede yorumlanmış ve uygulama bu şekilde yapılmıştır.

4046 sayılı Kanun’un 2nci maddesinin (h) bendinde “Özelleştirme uygulamalarında, tabii kaynakların, belli süre için sadece işletme hakkının verilmesi suretiyle gerçekleştirilmesi” hüküm altına alınmıştır.

4046 sayılı Kanun’un 2’nci maddesinin (h) bendi ve Anayasanın 168inci maddesinde yer alan hükümler çerçevesinde; öncelikle 2840 sayılı Kanun değiştirilerek bor madenlerinin işletilmesinde devlet tekelinin kaldırılması, gerçek ve tüzel kişilerin uyması gereken şartlar ve devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyidelerin kanunla açıkça gösterilmesi suretiyle bor madenlerinin özelleştirilmesi mümkündür.

Halihazırda gündemde yer alan Endüstri Bölgeleri Hakkındaki Kanun Tasarısı’nın TBMM’nde kabulü halinde yabancı sermayenin teşvik edilmesi çerçevesinde yabancı yatırımcılar tarafından bor sahaları üzerinde yapılacak yatırımlar endüstri bölgelerinde yapılan yatırımlardan sayılacaktır. Bu sahalarda yabancı yatırımcıların yer talep etmesi ve bu talebin karşılanması durumunda zaten bıçak sırtındaki bor madenlerinin, devlet tarafından işletilecek madenlerden sayılıyor olması son bulacaktır. Bu sahalarda bulunan ve halen çıkartılan bor madenleri, Kanunda belirtilen 3213 sayılı Maden Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra bulunacak bor madenlerinin ihracatına ilişkin usul ve esasların Bakanlar Kurulu tarafından belirleneceği hükmü de artık geçersiz hale geleceğinden hiç bir yasal sınırlamaya ihtiyaç duyulmadan ihraç edilebilecektir.

Bir çok yönden Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmekte olan Kanun Tasarısı’nın 2840 sayılı Kanun ve bu Kanuna istinaden bugünkü adıyla Eti Holding tarafından yürütülen işletmecilik faaliyetini ortadan kaldırıcı bir mahiyet taşıdığı da iddia edilmektedir.

20 Aralık 2000 tarihli ve 2000/92 Sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile bazı diğer işletmeci KİT’lerle birlikte Eti Holding AŞ’nin de özelleştirme kapsamına alınması ve hazırlık işlemlerinin 6 ay içinde tamamlanması hüküm altına alınmıştır.

Türkiye Petrol Kimya Lastik İşçileri Sendikası tarafından, Ankara 10’uncu İdare Mahkemesi’nin 2001/168 esasında Özelleştirme İdaresi aleyhine Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 20.12.2000 tarihli ve 2000/92 sayılı Eti Holding’in özelleştirme kapsamına alınarak hazırlık işlemine tabi tutulmasına dair Kararının iptali talebi ile açılan davada, anılan Mahkemece verilen 26.04.2001 tarihli Yürütmenin Durdurulmasına dair Kararın Özelleştirme İdaresine tebliği sonrasında adı geçen Şirket’in özelleştirme kapsamından çıkarılmasını sağlayan 16.07.2001 tarihli ve 2001/39 sayılı ÖYK Kararı alınarak Eti Holding eski statüsüne iade edilmiştir.

Ancak, Mahkeme’ce verilen Yürütmeyi Durdurma Kararı’na Özelleştirme İdaresince yapılan itirazı görüşen bir üst mahkeme olan Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin 19.06.2001 tarihli Kararında “…Açıklanan nedenlerle, itirazın kabulüne, Ankara 10. İdare Mahkemesi’nin 26.04.2001 gün ve 2001/168 sayılı yürütmenin durdurulması kararının kaldırılmasına, 2577 sayılı Yasanın 27. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen koşullar bir arada bulunmadığından yürütmenin durdurulması isteminin reddine, 19.06.2001 gününde oy birliği ile karar verildi” ifadesi yer almaktadır.

Görüldüğü gibi bor özelleştirmesi hem hukuki hem de siyasi ve ekonomik anlamda oldukça karmaşık bir yapı içermektedir.

Bir Özelleştirme Modeli

Halihazırda verimli bir şekilde işletilememesi nedeniyle ülke yararına yeterli miktarda katma değer üretilemeyen bor ve bor ürünlerinin ülke ekonomisine katkısının en yüksek düzeylere çıkartılması zorunludur. Bunun için Eti Holding’in dünya pazarlarındaki gelişmeler ve diğer faktörler dikkate alınarak öncelikle yeniden yapılandırılmak suretiyle idari ve mali açıdan özerk bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir.

Eti Bor A.Ş.’nin tek başına özelleştirilmesine karar verilmesi durumunda Eti Holding’in, kendisini finanse eden bu iştirakinin bünyeden ayrılması ve Eti Alüminyum A.Ş.’nin büyük miktarda zarar etmesi nedeniyle ayakta kalamayacağı açıktır.

Eti Holding, bağlı ortaklıkları ile birlikte bir bütün olarak ve temelinde fiyat belirleme ve pazar kontrolünün tek elden yapılması olmak kaydıyla gerekli hukuki düzenlemeler yapılarak özerk bir Anonim Şirket statüsüne kavuşturulduktan ve imtiyazlı hisse ihdas edilmesi dahil devlet menfaatini gözetmek üzere yapılacak düzenlemelerden sonra özelleştirilmelidir.

Bor tuzları, trona (tabii soda), asfaltit, uranyum ve toryum madenlerinin aranmasına, işletilmesine, iç ve dış alım satımına ilişkin usul ve esaslar Anayasanın 168’inci maddesi çerçevesinde ayrı bir Kanunla yeniden düzenlenmelidir. Bu Kanunda, Erdemir ve T. Telekomünikasyon kanunları örneklerinde de olduğu gibi Eti Holding, kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve mali özerkliğe sahip ve özel hukuk hükümlerine tâbi olarak yeniden yapılandırılmalıdır.

Eti Holding’in özel hukuk hükümlerine tâbi bir anonim şirket haline getirilerek kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuatın Eti Holding’e uygulanmayacağı, ancak sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, TBMM denetimine ilişkin 3346 sayılı Kanunun uygulanacağı belirtilmelidir.

Ekonomi ile ilgili olarak millî çıkarların korunması amacıyla Eti Holding’in yetkili kurullarında alınacak kararlarda söz ve onay hakkı verecek devlete ait imtiyazlı hisse oluşturulmalıdır.

İmtiyazlı hisseyi temsilen Hazine Müsteşarlığı’nın, Şirket Yönetim Kurulu’nda ve Denetim Kurulu’nda birer üye bulunduracağı, aşağıda belirtilen hususlar ile ilgili olarak Şirket yetkili organlarının alacağı kararların geçerliliğinin imtiyazlı hisse temsilcisinin olumlu oy kullanmasına bağlı olacağı ve Şirket Ana Sözleşmesi’ne bu hususlar ile ilgili olarak hüküm konulması;

a) Ana Sözleşme’de ve imtiyazlı hisseye tanınan imtiyaz haklarında her hangi bir değişiklik yapılması,

b) Bağımsız denetim kuruluşunun atanması,

c) Şirket’in feshi, tasfiyesi, bir başka kuruluşla birleşmesi veya bir başka kuruluşun Şirket’e katılması, yeni Şirket kurulması veya mevcut şirketlere iştirak edilmesi,

d) Şirket hisse veya varlıklarının üzerine ipotek tesisi, rehin verilmesi, intifa ve irtifak hakkı tesis edilmesi ve/veya satılması,

e) Şirket’in hammadde, yarı mamul ve mamul üretimini temin edecek yatırım ve yapılanmaların gerçekleştirilmesine ilişkin düzenlemeler yapılması,

f) Hisse senetlerinin grup, tür veya diğer bir şekilde değiştirilmesi,

g) Hisselerin gerçek veya tüzel kişilere devredilmesi,

h) Yönetim kontrolünü etkileyecek oranlardaki hisselerin devri ve hisselerin devrinin Ortaklar Pay Defteri’ne işlenmesi, vb.

Kanunda imtiyazlı hisse sahibinin Genel Kurula katılma ve konuşma hakkı olduğu, imtiyazlı hisse sahibinin sermaye artırımlarına katılmayacağı ve kârdan pay almayacağı hususları da yer almalıdır,

Eti Holding’de bulunan imtiyazlı hisse dışındaki tüm hisseleri özelleştirilebileceği hüküm altına alınmalıdır.

Yabancı gerçek veya tüzel kişilerin Eti Holding’deki hisse oranının yüzde 49’u geçemeyeceği ve bunların doğrudan ya da dolaylı olarak şirketin çoğunluk hisselerine sahip olamayacağı da yer almalıdır.

Yabancı gerçek ve tüzel kişilere Eti Holding’in yönetim ve denetiminde oy çoğunluğu sağlanamayacağı ve tüm satış işlemlerinde bu şart ve karşılıklılık ilkesinin göz önünde bulundurulacağ hükme bağlanmalıdır.

Eti Holding’in hisselerinin satışında şirket çalışanlarına ve küçük tasarruf sahiplerine yüzde 5 pay ayrılması, bu payın satışının halka arz yöntemiyle ve sermaye piyasası mevzuatına uygun olarak gerçekleştirileceği, hangi yol ile hak sahiplerine verileceği belirtilerek satışa sunulacak hisselerin ne kadarının ve hangi satış yöntemiyle satılacağına, çalışanlar ve küçük tasarruf sahiplerine ayrılan yüzde 5’lik payın ne oranda satılacağına da yer verilmelidir.

Eti Holding’in bu surette özelleştirilmesi sonucunda; hem söz konusu madenlerin işletilmesi devlet eliyle yürütülmüş olacak, hem fiyatlama ve pazar kontrolü tek elden yapılacak, hem devlete önemli miktarda gelir sağlanacak, hem de halka arz neticesinde sermayenin tabana yayılması sağlanarak özelleştirmenin en önemli amaçlarından birisi de gerçekleştirilecektir.

Bor madenlerinin çok dikkatli özelleştirilmemesi durumunda ülkemizin bu değerli kaynağının işletme, üretim ve pazarlama hakkının şu veya bu şekilde farklı firma isimleri ve kimlikler ardında en büyük aday olan RT (Rio Tinto) tarafından kullanılabileceği ve kontrol edilebileceği kaçınılmaz bir sondur. Bu durumda adı geçen şirket dünya pazarını tamamen eline geçirebilecektir.

Düşük bir ihtimal dahi olsa ülkemizde ortaya çıkabilecek birçok küçük veya orta ölçekli, sermaye, teknoloji ve tecrübe birikiminden yoksun firmaların bu hakkı kullanması ve kontrol etmesi durumunda ise bu firmaların dünya pazarında geçmişte olduğu gibi birbirleriyle rekabete girme çabaları sonucunda; bor ürünlerinin ikame özelliği yüzünden satış fiyatlarında önemli düşüşler görülebilecek ve ülkemizin bor ihracat gelirleri de aynı ölçüde gerileyebilecektir. Bu durum; “Ham bor yerine rafine bor üretim ve satışı” ile “dünya ölçeğinde dağıtım ve pazarlama” politikaları kapsamında girişilen, uç ürünlerin üretimi ve uluslararası dağıtım ağının güçlendirilmesine yönelik yatırım ve organizasyonları da sekteye uğratarak, ülkemizin, bor madenlerinden sağlayabileceği büyük katma değer potansiyelini yok edebilecektir.

Ülke olarak fazladan sattığımız her ton işlenmiş bor, US Borax’ın pastadaki payından bir miktar kapma ve dolayısıyla, US Borax’ın pazar payının azaltılması anlamına gelmektedir. Tekel konumundaki rakip karşısında, küçük hisselere bölünmüş bir bor şirketi ile bunu gerçekleştirebilmek mümkün değildir. Bu durum da göz önüne alındığında ülkemizin en değerli yeraltı kaynağı durumundaki bor tuzlarının ülke ekonomisine katkısının en üst seviyelere yükseltilerek, istikrarlı bir yapı içerisinde, ülkeye döviz girdisinin kalıcı ve uzun vadeli devamlılığının garanti altına alınabilmesi için, bor madenlerinin üretimi ve pazarlamasının tek merkezden yapılması Türkiye'nin çıkarları için bir zorunluluktur.

Değerlendirme ve Sonuç

Özelleştirme konusunda hassasiyet gösterilmesi doğrudur. Ancak, bugünkü mevcut yapının sürdürülmesi bor kaynaklarımızın ülke ekonomisine yaratacağı çok önemli katkıyı yok saymak ve yabancıların yararına kaynaklarımızı hoyratça kullanmak anlamına gelmektedir. Cevaplanması gereken temel sorular şunlardır;

1. Boru ham olarak mı yoksa işlenmiş yarımamul ya da mamul olarak satmak mı ülke lehinedir?

2. Yabancı ülkelere tonu 140 dolardan satılan borun yerli girişimcilere tonu 240 dolardan satılması ülkemize ne gibi çıkarlar sağlamaktadır?

3. Yerli girişimcilerin fabrika kurup istihdamı artırmaları mı yoksa yer altı zenginliklerimizin hammadde olarak ihracı ve sonra da işlenmiş ürün olarak ithalatı ülkemize ne gibi bir çıkar sağlamaktadır?

Bu ve benzeri soruların yanıtlarını verdiğinizde hangi çevrelerin maden politikalarında ülke yararını gözettiğini, hangi çevrelerin yabancı ülkelere hizmet ettiğini anlamak güç olmayacaktır.

Toprak altındaki rezervin büyüklüğü bir anlam ifade etmez. Önemli olan bunu çıkarmak, işlemek ve değerlendirmektir. Örneğin ABD’deki bor rezervinin az olması, bu ülkenin dünya ticaretindeki ağırlığını etkilememektedir. Hammaddeye sahip ancak o hammaddeyi işleyecek teknoloji ve sanayilerden yoksun bir ülkenin, konumu itibari ile sanayileşmiş ülkelerin ekonomilerine ucuz değer aktaran bir rol üstlenmekten öteye gidemeyecekleri açıktır.

Madeni, değerli olduğu zaman gelire çevirmek gerekir. Örnek vermek gerekirse civa bir zamanlar Türkiye’de çok önemli bir maden idi. Bugün civa üreten firma kalmadı. Yine bir zamanlar bütün su boruları aspestten yapılırdı. Aspest son derece değerli bir maden sayılırken, kansorejen madde içerdiğinin ortaya çıkması üzerine üretim imkanı kalmamıştır.

250 çeşide ulaşan uç ürünleri ile bor ve ürünleri, dünyada gelişmiş endüstri ve teknolojiye sahip ülkelerde sanayinin temel girdisi konumundadır. 3’üncü bin yılın başında, nükleer yakıt teknolojisinden seramik ve ilaç sanayiine, deterjandan tekstile, cam endüstrisinden yüksek ısı transistörlerine sayısız alanda en az petrol kadar önemli bir ürün olan bor mineralleri, akılcı değerlendirilmesi gereken ve ülkemiz için yılda milyar doların üzerinde gelir getirecek potansiyele sahip değerli bir varlıktır.

Ham bor ihraç etmek suretiyle yurt dışı bor sanayiini geliştiren ülkemizde, bor sanayiinin gelişmesinin önündeki hukuki engellerin kaldırılması suretiyle bor madenleri ve bor ürünlerine dayalı sanayilerin geliştirilmesi temin edilerek, yurt içi istihdamın ve üretilen katma değerin ülke ekonomisine kazandırılması sağlanmalıdır.

Akılcı bir ürün-fiyat dengesi kurmak, bor kullanımını yaygınlaştırmak, mevcut pazarlama ağını ve dağıtım kanallarını tüm hedef pazarları kapsayacak şekilde genişletmek ve daha etkili hale getirmek, üretimde verimliliği, yatırımda karlılığı artırmak ve sonuçta bor rezervlerini ülkemizin refahına maksimum katkıyı sağlayacak şekilde işlemek bu politikanın temel unsurları olmalıdır.

Tüm kamu işletmelerinde olduğu gibi, verimsiz işletmecilik ve yoğun bürokrasi nedeniyle Eti Holding bünyesindeki bor madenlerinin de istenen düzeyde verimli çalıştırılamadığı açıktır. Bor tuzlarının ülke ekonomisine katkısının azami seviyelere yükseltilebilmesi için devlet özel sektörle işbirliğine gitmek zorundadır.

Diğer yandan, 1978 yılı öncesinde bor madenleri ile ilgili olarak gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerine verilmiş olan ruhsatlar 1978 yılında iptal edildiğinden 2840 sayılı yasa değiştirilirken ruhsat iptallerinin amacının ortadan kalkıyor olması nedeniyle daha önce ruhsatları iptal edilen ve toplam rezervin yaklaşık yüzde 5’ine tekabül eden bor madenlerini işleten eski ruhsat sahiplerinin ruhsatlarının iadesi hususunun düzenlenmesi de yasal bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Öncelikle Bor Tuzları, Trona ve Asfaltit Madenleri ile Nükleer Enerji Hammaddelerinin İşletilmesini, Linyit ve Demir Sahalarının Bazılarının İadesini Düzenleyen 2840 sayılı Kanun Anayasa’nın 168nci maddesi çerçevesinde değiştirilerek bor madenlerinin işletilmesinde devlet tekelinin kaldırılması, gerçek ve tüzel kişilerin uyması gereken şartlar ve devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyidelerin yeni bir kanunla düzenlenmesi gerekli yasal düzenlemeler yapıldıktan bir süre sonra Eti Holding özelleştirme programına alınarak yukarıda belirtildiği şekilde halka arz yoluyla özelleştirilmelidir.

KAYNAKÇA

W. BÜHRER, (1996) Borasit (The Story of the Turkish Boron Mines & Their Impact on the Boron Industry) Verbier, Switzerland
A. ROSKILL, (1999) Economics of Boron, 9th Edition.
A. DEMİR, Borlar Niçin Özelleştirilmemeli, Ortadoğu Gazetesi, 21ve 22.01.2001
A. KAHRAMAN & Ş.G. ÖZKAN, Borun Stratejik Önemi, Radikal Gazetesi, 28.5.2001
A. KAHRAMAN & Ş.G. ÖZKAN, Özelleştirme Gündemindeki Bor Madenleri ve Ulusal Ekonomiye Daha Fazla Katkısı İçin Öneriler, Dünya Gazetesi, 19.06.2001
A. TİGREL, Bor Madenlerimizden Azami Fayda Nasıl Sağlanır, Finansal Forum Gazetesi, 05.06.2001
A. SARISU, Madencilik Sektöründe Özelleştirme Uygulamaları, Sektörden Haberler, Mayıs 2001, Sayı:18, Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı Yayın Organı, Sayfa:5-9.
D. GÖKÇE, Köşeli Karpuz ve Bor Madenleri, Akşam Gazetesi,17.06.2001
DENGE Dergisi, Bor Özelleştirilemez Çünkü … Şubat 2001
E. ÜNAL, B. ÜNVER & E.TERCAN, (2001) 17th Int. Mining Congress and Exhibition of Turkey – IMCET 2001
G. URAS, Borda "kuru gürültü", Milliyet Gazetesi, 06.03.2001
GLOBUS Dergisi, Borun asıl Sahibi Yabancılar, Mart 2001
H. ÇETİN, Türkiye’de Bor Madenleri, Cumhuriyet Gazetesi, 05.02.2001
H. ÇETİN, Bor Madenleri Millileştirilmelidir, Cumhuriyet Gazetesi, 06-08.07.2001-09-22
M.N. ÖZFATURA, Bor Madeni ve Gerçekler, Türkiye Gazetesi, 26.05.2001
M. M. ÇINKI, (2001) Ulusal Maden Varlığımız ve Bor Gerçeği,
TOBB Madencilik Sektör Kurulu’nun Bor Madenlerinin Özelleştirilmesi ile İlgili Komisyon Raporu
TMMOB – Jeoloji Müh. Odası, (2001) Özelleştirmenin Odağındaki Bor, Yayın No: 59
M. O. DRISKOLL, Borates: The Turks of the Town, Industrial Minerals, March 2001.
M. TABANLIOĞLU, Bor ve Bor-ç Üzerine, Cumhuriyet Gazetesi, 15.02.2001
O. MÜDERRİSOĞLU,Eti Yendi Kemiği Kaldı, Sabah Gazetesi, 14.05.2001
P.A. LYDAY, Boron, US Geological Survey Minerals Yearbook-1999
S. ÖZCAN, Borda Farklı Fiyatın Belgesi, Zaman Gazetesi, 11.05.2001
S.T. PİŞKİNSÜT, Bor Madenciliği ve Onurlu Bir Savaşım, Dünya Gazetesi, 21.ve 22.03.2001
Ö. MEN, Eti Bor Tartışması Büyüyor, Dünya Gazetesi, 10.02.2001-09-22
J. MARCUS, Rio Tinto Borax and U.S. Borax Inc., E&Mİ, October 1997
T. KENDALL, Borate Supply & Demand: More Than a White Wash, Industrial Minerals, November 1997
T. YILMAZ, Bor, Stratejik Bir Madendir, Satılmamalı, Dünya Gazetesi, 13.02.2001
G. ŞİMŞEK, Borun Geleceği Ne Olacak, Zaman Gazetesi, 14.08.2001
G. SAYGI, Trilyonları Gömdüler, Zaman Gazetesi,01.07.2001
Y. TÖRÜNER, Bor Madeni Yabancıya Yarı Fiyata Satılıyor, Akşam Gazetesi, 25.04.2001
US Geological Survey, Mineral Commodity Summaries, January 2001.

Eti Holding A.Ş.

Eti Pazarlama ve Dış Tic A.Ş.

T.C. Anayasası, 2172 sayılı Kanun, 2840 Sayılı Kanun, 6309 sayılı Maden Kanunu, 3213 Sayılı Maden Kanunu, 4046 sayılı Özelleştirme Kanunu

VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) Madencilik Özel İhtisas Komisyonu - Bor Madenleri Alt Komisyonu Raporu

 

<<<Sayfa Başı


İNCELEME

2000 YILINDA TÜRKİYE’NİN İKİNCİ 500 BÜYÜK SANAYİ KURULUŞU İÇİNDE ASO ÜYELERİNİN YERİ

İstanbul Sanayi Odası’nın her yıl hazırladığı "Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu" başlıklı çalışmasının 2000 yılına ilişkin sonuçları açıklandı. Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu sıralamasında ilk sırayı üretimden satışlar ölçütüne göre, Poyraz Karlıbel Fındık Entegre Sanayi ve Ticaret A.Ş. aldı. Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu sıralamasına giren kamu kuruluşları içinde ilk sırada İstanbul Halk Ekmek Gıda San. ve Tic. A.Ş. yer alıyor.

İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu arasına 2000 yılında Ankara Sanayi Odası’na üye olan toplam 29 firma girmeyi başarmıştır. Bu firmaların 7 tanesi kamu kurumu iken, 22 tanesi özel sektör kuruluşudur.

2000 yılı İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu arasında yer alan ASO üyeleri arasında üretimden satışlar ölçütüme göre ilk sırayı bir özel sektör kuruluşu olan Murat Un Sanayi A.Ş. alırken, sıralamaya giren kamu kuruluşları arasında ilk sırayı M.K.E.K Hurdasan Hurda İşletmeleri A.Ş. Genel Müdürlüğü aldı.

1999 yılında İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu sıralamasına yer alan 4 özel firma, 2000 yılında İlk 500 Büyük Sanayi Kuruluşu arasına yükselmeyi başarırken, 3 tanesi 2000 yılında sıralamaya girememiştir. Özel sektörden 10 ve kamu sektöründen 1 yeni Ankara Sanayi Odası üyesi firma ise 2000 yılında İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu sıralamasında yer almaktadır.

1. ASO Üyelerinin Faaliyet Sonuçlarının Değerlendirilmesi Firmaların ekonomik performanslarının değerlendirilmesi, 8 ayrı ölçüte göre yapılmıştır.

i. Üretimden Satışlar

İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu sıralamasına giren ASO üyelerinin 2000 yılında üretimden satışları, bir önceki yıla göre nominal olarak yüzde 79,1’lik bir oranda artmıştır. Bu reel olarak yüzde 18,1’lik bir artış anlamına gelmektedir. ASO üyesi 29 firmanın İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde üretimden satışlardaki payı yüzde 5,25 olarak gerçekleşmiştir.

İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu sıralamasında yer alan ASO üyesi özel kuruluşların 2000 yılı üretimden satışları 1999 yılına göre nominal olarak yüzde 108’lik bir artışla 208,3 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir. Bu, reel olarak yüzde 37,4’lük bir artışa karşılık gelmektedir. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde yer alan özel kuruluşlar içinde ASO üyesi 22 özel firmanın üretimden satışlarının payı ise yüzde 4,3 olarak gerçekleşti. Bu payın 1999 yılında yüzde 3,4 olduğu göz önüne alınırsa, ASO üyesi özel kuruluşların üretimden satışlarının payında bir önceki yıla göre bir artış olduğu gözlenmektedir.

ii.Satış Hasılatı

2000 yılında İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu arasına giren ASO üyesi firmaların satış hasılatı, bir önceki yıla göre yüzde 44,2’lik nominal bir artışla toplam 282,6 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir. Bu, 1999 yılına göre reel olarak yüzde 4,9’luk bir düşüşü göstermektedir. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde yer alan ASO üyesi özel kuruluşların satış hasılatında ise yüzde 2’lik bir reel artış meydana gelmiş; 2000 yılında ASO üyesi özel kuruluşların satış hasılatı 219,7 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir.

İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde 29 ASO üyesinin satış hasılatlarının payı yüzde 4.9, özel sektör kuruluşları içinde bu pay yüzde 4,3 oldu.

iii.Brüt Katma Değer

2000 yılında İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde yer alan ASO üyelerinin yarattığı brüt katma değer, 1999 yılına göre nominal olarak yüzde 55,7’lik bir oranda artarken, reel olarak yüzde 2’lik bir oranda azalmış ve 89 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir.

ASO üyesi özel kuruluşların 2000 yılında yarattığı brüt katma değerin, 62 trilyon TL ile 1999 yılına göre nominal olarak yüzde 71,6, reel olarak da yüzde 13,2’lik bir artış gösterdiği görülmektedir.

İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde yaratılan katma değerde ASO üyesi kuruluşlar toplam içinde yüzde 6’lık bir pay alırken, 474 Özel Sektör Büyük Sanayi Kuruluşu içinde ASO üyesi özel kuruluşların payı yüzde 4,4 oldu.

iv. Öz Sermaye

2000 yılında ASO üyelerinin öz sermayelerinin 1999 yılına göre toplamda nominal olarak yüzde 34,2’lik bir azalışla 57,6 trilyon TL’ye gerilediği görülmektedir. Bu veri, ASO üyelerinin öz sermayelerinin reel olarak yüzde 57’lik bir oranda eridiğini göstermektedir. ASO üyesi özel kuruluşların öz sermayeleri de nominal olarak yüzde 40 oranında artarken reel olarak yüzde 7,6 oranında küçülmüştür.

İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde ASO üyelerinin öz sermaye payı, 1999 yılında yüzde 7,1 iken 2000 yılında yüzde 3.1’e düşmüştür. Özel sektör kuruluşları içinde ASO üyesi özel firmaların payı da yüzde 4,15 olmuştur.

v. Net Aktif Toplamı

2000 yılında İkinci 500 Büyük Sanayi Firması arasına giren ASO üyelerinin net aktifleri reel olarak yüzde 5,2 oranında gerileyerek 378 trilyon TL olmuştur. ASO üyesi özel kuruluşların net aktifleri de 2000 yılında nominal olarak yüzde 47’lik bir oranda artmakla birlikte, reel olarak ise yüzde 3’lük bir oranda gerilemiştir. ASO üyesi özel kuruluşların net aktifler toplamı 278 trilyon TL’dir.

İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşunun net aktiflerinde, ASO üyelerinin toplam içindeki payı yüzde 7,3’lük, özel firmalar içindeki payı da yüzde 5,9'luk pay almıştır.

vi. Dönem Kârı

2000 yılında İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu arasında yer alan ASO üyelerinin dönem kârları 1999 yılına göre yüzde 695’lik bir düşüş göstermiş ve ASO üyeleri 17,4 trilyon zarar etmişlerdir. ASO üyelerinin dönem kârları 2000 yılında 1999 yılına göre reel olarak yüzde 424 oranında düşmüştür. ASO üyesi özel kuruluşların dönem kârı ise bir önceki yıla göre nominal olarak yüzde 287, reel olarak da yüzde 122 oranında artmıştır.

ASO üyesi özel kuruluşların İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içindeki özel kuruluşların dönem kârı içindeki payı yüzde 7,1 olarak gerçekleşmiştir.

vii.İhracat

ASO üyelerinin 2000 yılında yaptıkları ihracat, bir önceki yıla göre TL cinsinden nominal olarak yüzde 17, reel olarak da yüzde 45 oranında düşüş sergilemiştir. 2000 yılında İkinci 500 Büyük Firma arasında yer alan ASO üyelerinin toplam ihracat tutarı 53.134 milyon TL olarak gerçekleşmiştir.

2000 yılında sıralamada yer alan ASO üyesi özel firmaların reel olarak yüzde 45.1’lik bir azalmayla 53.134 milyon TL’lik ihracat gerçekleştirdikleri görülmektedir.

İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde ASO üyelerinin ihracatta aldığı paylar açısından yapılan değerlendirmede görülen oranlar, ASO toplamında yüzde 2,21, özel firmalarda ise yüzde 2,23’dür.

viii. Ücretle Çalışanlar

2000 yılında ASO üyelerinin ücretle çalışanları, toplamda bir önceki yıla göre yüzde 2,8’lik bir oranda düşmüştür. ASO üyesi özel kuruluşlarda ise ücretle çalışanlarda yüzde 24’lük bir artış göze çarpmaktadır. Burada 1999 yılında başlayan kamu kuruluşlarının istihdamı daraltma eğiliminin 2000 yılında da devam ettiği görülmektedir.

İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu arasında yer alan ASO üyelerinin ücretle çalışanlar içindeki payı yüzde 5,6 olarak gerçekleşirken, özel firmalarda bu pay yüzde 4,3 olmuştur. Tablo 4.

2. ASO Üyelerinin Etkinlik ve Kârlılık Göstergeleri

1999 ve 2000 yıllarında, ikinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu arasında yer alan ASO üyelerinin etkinlik ve kârlılık göstergeleri on ayrı ölçüte göre karşılaştırılarak aşağıdaki sonuçlar elde edilmiştir.

i. Aktif Devir Hızı: İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu arasında yer alan ASO üyelerinin satış hasılatlarının net aktif tutarına oranı olarak tanımlanan aktif devir hızı toplamda 0,75 olarak gerçekleşmiştir. Bu oran 1999 yılına göre hemen hemen bir değişme göstermemiştir. ASO üyesi özel firmaların aktif devir hızı ise 1999 yılına göre yüzde 5,2’lik bir artışla 0,79 olarak gerçekleşmiştir.

ii. Öz Sermaye Devir Hızı: Satış hasılatının öz sermayeye oranında (öz sermaye devir hızı), 2000 yılında bir önceki yıla göre toplamda yüzde 119,4’lük bir artış görülürken, özel firmalarda bu artış yüzde 10,4 olarak karşımıza çıkmaktadır. ASO üyelerinin tümünde öz sermaye devir hızı 4,91 iken özel kuruluşlarda bu oran 2,89’dur.

iii. Satış Kârlılığı: Satış kârlılığı, yani bilanço kârının satış hasılatına oranında ASO üyelerinin toplamında, 2000 yılında bir önceki yıla göre yüzde 500 oranında gerilerken, özel firmaların satış kârlılığı yüzde 118 oranında artarak 0,07 olmuştur.

iv. Ekonomik Kârlılık: Firmaların ekonomik kârlılıkları, yani brüt katma değerin net aktif tutarına oranı, bir önceki yıla göre ASO üyelerinin toplamında yüzde 9,3’lük bir artış gösterirken, özel firmalarda da artış oranı yüzde 15 olmuştur. Ekonomik kârlılık özel kuruluşlarda 0,22 olarak gerçekleşmiştir.

v. Öz Sermaye Kârlılığı: Dönem kârının öz sermayeye oranı olarak hesaplanan öz sermaye kârlılığı, ASO toplamında bir önceki yıla göre yüzde 1400 azalmıştır. Özel kuruluşların öz sermaye kârlılıkları ise 2000 yılında 1999 yılına göre yüzde 138,5 oranında artarak 0,21 olmuştur.

vi. Aktif Kârlılığı: ASO üyesi kuruluşların aktif kârlılığı, yani dönem kârının net aktif tutarına oranı, 2000 yılında 1999 yılına oranla, 5 kat düşerken, özel kuruluşlarda aktif kârlılık yüzde 137,5’lik bir artışla 0,06 olmuştur.

vii. Bilanço Kârları/Brüt Katma Değer: Dönem kârlarının brüt katma değere oranında, 2000 yılında ASO üyesi firmalarda bir önceki yıla göre yüzde 402’lik bir azalış göze çarpmaktadır. Özel firmalarda ise bu oran bir önceki yıla göre yüzde 96,6’lık bir artışla 0,26 olmuştur.

viii. İşgücü Başına Satışlar: İşgücü başına gerçekleşen satışlarda, 1999 yılına göre ASO toplamında yüzde 84’lük, özel firmalarda da yüzde 67’lik bir artış görülmektedir. Bu gelişmenin ardında verimlilik artışının değil yoğun işçi çıkarmalarının olduğu tahmin edilebilir.

ix. İhracatın Satış Hasılatına Oranı: Ekonomik göstergelerin bir diğeri, firmaların ihracatlarının satış hasılatına oranıdır. Bu oranda 2000 yılında bir önceki yıla göre ASO toplamında yüzde 20’lik, özel firmalarda ise yüzde 22,3’lük bir azalma görülmektedir.

x. Öz Sermaye/Net Aktif Tutarı. Bir başka azalış, 2000 yılında öz sermayelerinin net aktif tutarı içindeki payında görülmektedir. Bu azalma toplam ASO firmalarında yüzde 54,9, ASO üyesi 22 özel firmada ise yüzde 5,9’dur.

Kamu ve özel sektörde faaliyet gösteren üyelerimizi 2000 yılındaki etkinlikleri açısından karşılaştırdığımızda önemli bulgular elde etmekteyiz. Kamu sektöründe işçi başına sağlanan üretimden satışlar 21 milyar 799 milyon TL iken, bu tutar özel sektör için 37 milyar 215 milyon TL’dir. Özel sektörde işçi başına düşen üretimden satış miktarı, kamu sektörünün yüzde 70’i oranında daha fazladır.

İşçi başına düşen dönem kârına baktığımızda da, özel sektörde 2 milyar 881 milyon TL’lik bir kâr elde edilirken, kamu sektöründe işçi başına 12 milyar 749 milyon TL’lik bir zarar olduğu görülmektedir.

İşçi başına ihracat rakamlarına bakıldığında, kamu sektöründe sıralamaya giren 7 firma ihracat yapmadığı için, bu oran sadece özel sektörde karşımıza çıkmakta ve 2000 yılında özel sektörün çalışan başına 9 milyon TL’lik ihracat gerçekleştirdiği görülmektedir.

Yine, işçi başına brüt katma değer, kamu sektöründe 10 milyar 403 milyon TL, özel sektörde 11 milyar 49 milyon TL’dir. Bu da işçi başına ortaya çıkan brüt katma değerin özel kuruluşlarda, kamu kuruluşlarının yaklaşık yüzde 6’sı oranında daha fazla olduğunu göstermektedir.

3. Sanayi Odaları İçinde ASO’nun Yeri

474 Büyük Özel Sanayi Kuruluşu içinde yer alan 402 özel kuruluş, Türkiye'deki 11 Sanayi Odasının üyeleridir. Buna göre İstanbul Sanayi Odası üyesi 270, Ege Bölgesi Sanayi Odası üyesi 44, Ankara Sanayi Odası üyesi 22, Kocaeli Sanayi Odası üyesi 12, Denizli Sanayi Odası üyesi 15, Gaziantep Sanayi Odası üyesi 8, Eskişehir Sanayi Odası üyesi 9, Balıkesir Sanayi Odası üyesi 8, Konya Sanayi Odası üyesi 4, Adana Sanayi Odası üyesi 5 ve Kayseri Sanayi Odası üyesi 5 firma, İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içerisinde yer almıştır.

474 Büyük Özel Sanayi Kuruluşu içindeki ağırlıklarına göre, Sanayi Odalarını karşılaştırdığımızda Ankara Sanayi Odasının

• üretimden satışlarda yüzde 4,3’lük,

• satış hasılatında yüzde 4’lük,

• brüt katma değerde yüzde 4,4’lük,

• net aktiflerde yüzde 5,9’luk,

• dönem kârında yüzde 7,1’lik,

paylarla İstanbul Sanayi Odası ve Ege Bölgesi Sanayi Odasınının ardından üçüncü sırada yer aldığını;

• ihracatta yüzde 2,2’lik

• istihdamda yüzde 4,3’lük

paylarla, İstanbul Sanayi Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası ve Denizli Sanayi Odası’nın ardından dördüncü sırada ve

• öz sermayeden aldığı yüzde 4,2’lik payla

İstanbul Sanayi Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası ve Gaziantep Sanayi Odası’nın ardından dördüncü sırada yer aldığı görülmektedir.

 

4. Sonuç

İkinci 500 Büyük SanayiKuruluşu içinde yer alan ASO üyelerinin, reel olarak, sadece üretimden satışlar ve brüt katma değer ölçütlerine göre paylarını artırdıkları; satış hasılatı, öz sermaye, net aktifler, dönem kârı, ihracat ve istihdam ölçütlerine göre ise paylarının düştüğü gözlemlenmektedir. ASO üyelerinin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşunun toplam büyüklükleri içindeki payının düşmesine kamu kurumlarının neden olduğu görülmektedir. Sıralamada yer alan özel kuruluşların toplam büyüklüklerine baktığımızda, ASO üyesi özel kuruluşların, üretimden satışlar, satış hasılatı, brüt katma değeri, dönem kârı ve istihdamda reel büyüme sağladıkları, öz sermaye, net aktifler ve ihracatta ise reel bir küçülme yaşandığı görülmektedir.

2000 yılında en önemli düşüşler; dönem kârı, öz sermaye ve ihracat kaleminde gerçekleşmiştir.

Finansal oranlar açısından, 1999-2000 yılları karşılaştırıldığında; ASO toplamında, aktif devir hızı, öz sermaye devir hızı, ekonomik kârlılık, işgücü başına düşen üretimden satışlarda, öz sermayenin net aktif tutarına oranında ve ihracatın satış hasılatına oranında bir önceki yıla oranla artışlar göze çarpmaktadır. Bunun yanı sıra satış kârlılığında, öz sermaye kârlılığında, aktif kârlılıkta ve dönem kârının brüt katma değere oranında bir önceki yıla oranla ciddi düşüşler görülmektedir. 474 Büyük Firma arasında yer alan ASO üyesi özel firmalarda ise ihracatın satış hasılatına oranı ve öz sermayenin net aktif tutarına oranı dışında kalan tüm oranlarda artış gözlenmektedir.

Ankaralı firmalar, bu istikrarsız ortama rağmen, İkinci 500 Büyük firma içine geçen yıla göre 11 yeni firma daha eklenerek girmişlerdir. 1999 yılında İkinci 500 Firma sıralamasında yer alan 4 firma ise, 2000 yılında ilk 500 Firma arasında yer almıştır. Ekonomik sıkıntıların Türkiye genelinde bu kadar yoğun olarak yaşandığı bir yıldan sonra, 2000 yılında yaşanan ekonomik gelişmeler, Ankaralı özel sektör sanayi kuruluşlarının herşeye rağmen ekonomik güçlüklere karşı direndiklerini göstermektedir.

 

<<<Sayfa Başı


SÖYLEŞİ

 

SEMA BOYANCI - GRAVÜRE GÖNÜL VEREN SANATÇI

Son yıllarda insanların sanat olaylarına yaklaşımı gerçekten güzel. Bu arada Gravür ilgi çeken bir dal. Gravür parasal olarak ucuz olması nedeniyle pek çok kişi tarafından alınabiliyor. Bu yüzden de Gravür sempatik bulunuyor ve yaygınlaşıyor.

 

Ben Bolu Mengen’de doğdum. Ortaokulu Mengen’de bitirdim. Lise yoktu. O nedenle Bolu’ya gittik. Bolu’da öğretmen okulunda okudum. Bolu’da birinci sınıfa başlar başlamaz İsmail Avcı hocam oldu. Gerçekten değerli bir öğretmendi. İsmail Avcı’nın benim hayatım üzerindeki etkisini hiç bir zaman unutamam. İlk derste ben ve iki arkadaşıma sizler benim resim kursuma geleceksiniz dedi. Biz yaklaşık üç yıl boyunca hiç tatile çıkmadan hep hocamızın eşliğinde çalıştık. Hocamız bize inanılmaz bir özveriyle ders verdi. Bizlerin nerelere gideceğimizi de o tayin etti. İsmail Avcı bizi İstanbul Eğitim Enstitüsü’ne gönderdi. Burada Selahattin Taran hocamız oldu. Oda mükemmel bir eğitmendi. Sonradan İsmail Avcı’da İstanbul’a hoca olarak geldi. 1974 yılında mezun oldum. Bizler yatılı okuduk. Bu olaylar bana göre muhteşemdi. Gece gündüz aynı atmosferin içinde yaşadık, aynı eğitimi alan insanlarla beraber olduk. Bizden sonra okul sadece gündüz eğitimine döndü; olayın tadı kaçtı.

ASOMEDYA: Aileniz Resme yönelmenizi nasıl karşıladı?

BOYANCI: Babam avukattı ve o da resim yapardı. Kara kalem resimleri çok güzeldi. Bizde onu izlerdik. Devlet dairelerine Atatürk, İsmet İnönü portreleri çizerdi. Babamın sanata ilgisinin çok olması nedeniyle beni hep destekledi.

ASOMEDYA: Gravür’e nasıl yöneldiniz?

BOYANCI: Aslında resim konusunda uzmanlaştıkça, kendi tarzınıza uygun malzemeler, teknikleri fark ediyorsunuz. “Evet bu benim işte ben bunu yapmalıyım” demeye başlıyorsunuz. Olay o kadar özele iniyor ki kullandığınız fırça bile değişiyor. Okullarda bütün teknikler öğretilir. Ama okuldan sanatçı olarak çıkmazsınız. İçinizde sanat aşkı varsa sonradan üstüne eklenir. Bana da okulda bütün teknikler öğretildi. Ben çok uzun yıllar öğretmenlik yaptım. Sonradan nereye? atandım ve orada resim çalışmalarımı sürdürdüm. Bir de baktım ki ben baskı resmine öykünen resimler yapıyorum. Yani baskı resmine benzeyen resimler gerçekleştiriyorum. Hatta benim ilk sergim Linol baskısı tekniğine benzeyen resimlerden oluşmuştur. Daha sonra Hayati Misman ile dostluğumuz oluştu. Yıl 1980 idi. Mersin’den Ankara’ya geldikçe ve Hayati Misman ile görüştükçe Hayati Misman’a bir pres istediğimi söyledim. O da bana şu anda atölyemde gördüğünüz şu küçük presi yaptırdı. O gün bu gün gravür üzerine yoğunlaştım. Böylece yapmam gerekeni o yıllarda gerçekleştirdim.

Gravür öyle birşeydir ki başlayıpta resmi kafanızda oluşturduğunuz zaman sonucu almak iki üç ayı buluyor. O ilk heyecanın sonucunu çok sonra yaşıyorsunuz. Ama bir resmi yapmak istediğiniz zaman hemen sonucunu görmek istiyorsunuz. İş böyle olunca bir sergi hazırlığında, gravür kalıplarına başlamadan önce kağıtlar üzerine orjinaller yapıyorum. Son yıllarda menajerim olan Armoni Sanat Galerisi yaptığım orjinalleri çok beğendi ve bu yaptıklarımı sergilerin bir köşesinde kullanmamı talep ettiler. Beş yıldır gravürlerimin yanında resimlerimi de kullanıyorum. Böylece benim sistemim biraz orjinallere doğru kaymaya başladı. Önümüzdeki günlerde Halkbank’ta açacağım sergide orjinalleri kullanacağım.

ASOMEDYA: Toplum olarak gravür’e bakışımız nasıldır?

BOYANCI: Benim gözlemlerime göre toplum gravüre ilgi ile bakıyor. Eskiden Mürşide İçmeli gibi hocalarımızla konuştuğumuz zaman onlar ilginin bu denli yoğun olmadığını söylüyorlardı. Gerçi genel sanata bakış açısıda eskiden öyleydi.

Son yıllarda insanların sanat olaylarına ilgisi, yaklaşımı gerçekten çok güzel, Özellikle gravür ilgi çeken bir dal. Her sergimde tekniğim sorulur. Nasıl yaptığım konusu üzerine bilgiler alınır. Bu kişinin bunu yapacağından değil, bilmek için, öğrenmek için atılan adımlarıdır. Ben her sergimde gravürün ne olduğunu pek çok kişiye anlatırım. Çünkü bu konu çok soruluyor.

Bir diğer konuda gravür parasal olarak ucuz olmasından dolayı insanlar tarafından alınabilmektedir. O yüzden de çok sempatik bulunmaktadır. Daha çok yaygınlaşabilen bir dal olduğunu da söyleyebilirim.

ASOMEDYA: Baskı resimler konusunda bizleri aydınlatır mısınız?

BOYANCI: Asıl üst başlık özgün baskı resim olarak geçmektedir Alt başlıkları ise serigrafi, gravür, linol baskı, ağaç baskı litografi şeklindedir. Bütün bu alt başlıklar farklı kalıplar kullanıldığı için ayrılıyorlar. Örneğin serigrafinin kalıbı ipektir, litografi’nin özel bir taştır. Gravür’ün metaldir yani çinko veya bakırdır. Linolyumun kalın Linol muşambalardır. Ağaç baskının ise ağaçtır. Bu farklı kalıpların verdiği etkiler, dokular, olanaklar da farklıdır. O yüzden teknikler birbirinden ayrılmaktadır.

ASOMEDYA: Bir orjinalden kaç baskı yapıyorsunuz?

BOYANCI: Büyük ebatlarda 10, küçük ebatlarda 50 baskı yapıyorum, Büyük baskılar çok zor oluyor.

Baskı resimlerin tümünde sadece gravürde değil altta bilgiler verilir. Diyelim ki 1/30 - 3/10- 7/50 gibi yazılar vardır. Bunların anlamı şöyledir: 1/30’da bu çalışmadan 30 adet basılmış olup basılanların birincisidir. Gravür elle yapıldığı için 1. baskı ile 50. baskı arasında farklar olmaktadır. Bunlar milimetrik farklılıklardır. Gravür’de baskı bittikten sonra kalıp iptal edilir. Bundan sonra baskı yapılmaz.

ASOMEDYA: Son açacağınız sergi için bizi bilgilendirirmisiniz? Öğrendiğimiz kadarıyla konu Cunda adasını içermekte. Neden Cunda?

BOYANCI: Cunda sergimde benim vermek istediğim aslında evler değildir. Cunda da Cumhuriyetin kurulma aşamasında Girit’ten gelen, Rumeli’nden gelen insanların oluşturdukları bir dünyayı sunmak benim amacımdır.

Ben orada yaşayan insanların ruhunu, yaşam şekillerini, kültürlerini, tüm duygularını eserlerime aktarmaya çalıştım. Çünkü onlardan çok etkilendim. Konuyu şöyle açmak istiyorum.

Girit’ten bir gemiye doldurularak gönderilen kişilerle görüştüm. Her görüşmemde çok duygulandım. Oralarda konaklarda yaşayan ailelerin bir gemiye doldurularak sadece bir valiz eşya ile gönderilmeleri, yepyeni bir yaşama başlamaları doğdukları toprağı özlemeleri, benim hep gözlerimi yaşarttı. Özellikle şu anda 90 yaşında olan Ali beyin gemiye binerken yani Girit’ten ayrılırken yerden aldığı bir taş parçasını hâlâ evinin vitrininde saklaması ve ona bakarken gözlerinde oluşan hüzün Cunda sergimin çıkış noktasıdır. Ben bir sanatçı olarak bu olaydan çok etkilendim. Hala bitmemiş duyguları hemen hissedebiliyorsunuz. Ben Cunda Evleri çalışmamla bu duyguları vermeyi amaçladım. Cunda Evlerinde yaşayan çok eski, çok güzel duyguların varolduğunu tespit ettim. Evlerin kepenkleri kapalıdır ama işte o kadar hüzünlü, buruk ve kırık dünyalar var ki işte ben bunları resmetmeye çalıştım. Görüldüğü gibi benim sergilerimin, resimlerimin, gravürlerimin yönünü hayatım belirlemektedir. Yani ben karar vermiyorum o kendiliğinden oluşuyor.

ASOMEDYA: Bunca birikiminize rağmen hâlâ öğreniyorum diyorsunuz. Dünya’da, Türkiye’de sanat kavramı üzerine neler söylemek istersiniz?

BOYANCI: Dünya genelinde sanat çok çok farklı uzaylarda geziyor. Örneğin benim son 15 yıl içinde, gezdiğim bütün sergilerin içinde en çok heyecanlandıran İstanbul’daki yeni eğilimler sergisiydi. Zaman zaman aklıma gelir ve beni ağlatır. Sanat artık başka bir düşünce oldu. Bütün boyutların, düzlemlerin dışına çıktı. Tabii yağlı boya yapan ressamlar ressam değil demek anlamı buradan çıkarılmamalı. Ama bir derinliği bir içeriği, bir anlatımı olması gerekir diye düşünüyorum.

Yapılan işle büyük kitleleri çok uzun yıllar etkileyebiliyorsanız sanat budur. Türkiye’de de kavramsal işler yapılmaktadır. Beni çok etkiledi dediğim çalışma bir Türk sanatçısının eseri idi. Sanat toplumların sosyolojik yapılarının içinde birlikte götürdüğü bir olgudur. Her toplum de sosyolojik yapısıyla diğer toplumlardan farklıdır. Sanatı bu sosyolojik yapının içinden çekip çıkaramazsınız. Evrensel bazda; Sanat burada, sen ne yapıyorsun diyemezsiniz o toplumun içindeki bir öğesidir. Onun için Türkiye’de böyle yapılıyor, bu kadar yapılıyor, kötü yapılıyor denemez. Herkes güzel şeyler yapıyor, ilerliyor biz çok gerilerdeyiz denemez. Ülkemizde de güzel ilerlemeler kendini gösteriyor. Yani Türkiye de sanatçılar hâlâ öğreniyor. olayı böyle değerlendirmek gerekir. Birikimler ağır ağır işlemekte, toplumun sosyolojik yapısıyla birlikte sanatta ileriye doğru gitmektedir. Yine bizlerde bu şekilde ileriye yürümekteyiz, öğrenmekteyiz. Bu konu bence bitmeyen bir öğretidir.

ASOMEDYA: Gravür üzerine derinlemesine bir araştırma yaptığınızı biliyoruz. Bu konuda ne aşamadasınız?

BOYANCI: Evet bu konu üzerine mastır yaptım. Bir gün düşündüm gravür yapıyorum ama, gravür hakkında tarihsel gelişim nedir? Türkiye’ye nasıl geldiği, kimin getirdiği, nasıl olduğu gerçekten çok ilgimi çekiyordu. Bu işi yapıyorum ama bu noktaları da tam anlamıyla öğrenmeliydim. Gravür ağır bir sanat dalı olduğu için insan başka bir şeye zaman ayıramıyor. Bu nedenle ciddi konulara eğilmek zor oluyor. Bu nedenle özellikle mastır yapmak istedim. Beni bir şey zorlasın diye gravürü araştırmaya başladım. Gidebildiğim kadar geriye gitmek istedim. Tez aşamasında da gravürün Türkiye’deki tarihsel gelişimini araştırdım. Arşivlere daldım. Uzun zaman çalıştım. Bununla ilgili yaklaşık 200 sayfalık bir araştırma yaptım. Bunu kitaba dünüştürmek istedim ama hâlâ gerçekleştiremedim. Henüz basılmadı ama sonuç olarak üzerinde biraz daha çalışmak istiyorum.

ASOMEDYA: Sayın Boyancı herşey için teşekkür ediyor çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

BOYANCI: Bende teşekkür ediyor mutlu günler diliyorum.

Sema BOYANCI

1954 Bolu Mengen’de doğdu. 1974 İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nü bitirdi.  992 Gazi Üni. Mes. Eğitim Fakültesi’nde Yüksek lisans tamamladı.

Kişisel Sergiler

1983 Sabancı Kültür Merkezi / Adana
1984 Devlet Güzel Sanatlar Galerisi / Mersin
1986 Yapı Kredi Sanat Galerisi / Konya
1987 Devlet Güzel Sanatlar Galerisi / Mersin
1989 Yapı Kredi Sanat Galerisi / Mersin
1990 Metropol Sanat Galerisi / Mersin
1992 St. Etienne-Aurec Chateau des Monies Sacristains / Fransa
1993 Kibele Sanat Galerisi / İzmir
1994 Teoman Ünüsan Sanat Galerisi / Mersin
1996 Armoni Sanat Galerisi / İstanbul
1997 Armoni Sanat Galerisi / Ankara
1998 Mimarlar Odası Sanat Galerisi / Antalya
1999 Art-Home Galeri / Mersin
1999 Tourlaville-Cherbourg / Fransa
1999 Armoni Sanat Galerisi / Ankara
2000 Orkun-Ozan Sanat Galerisi / Antalya

Karma Sergiler

1987 D.G.S. Galerisi "Selahattin Taran anısına" / Ankara
1989 DYO Resim Yarışma Sergisi / Ankara
1990 Devlet Özgünbaskı Yarışması / Ankara
1991 Ankara’lı Sanatçılar Karma Sergisi Galeri Vender / Ankara
1997 Özgünbaskı Sanatçıları Sergisi / Bonn-Almanya
1998 Türk Plastik Sanatları Sergisi
1999 Nelli Sanat Galerisi / İstanbul
1999 Müzemi İstiyorum Baskıresim Sergisi / İstanbul
2000 Dünden Bugüne Gravür Sanatı Sergisi / İstanbul
2001 PSD Karma Resim Sergisi

Ödüller

1990 DYO Resim Yarışması / Mansiyon
1990 Devlet Özgünbaskı Yarışması / Mansiyon
1991 Devlet Özgünbaskı Yarışması / Mansiyon
1993 Devlet Özgünbaskı Yarışması / İkincilik
1996 Devlet Özgünbaskı Yarışması / Başarı Ödülü
1997 İş Bankası Özgünbaskı Yarışması / Büyük Ödül

<<<Sayfa Başı


ASO MECLİS

"EKONOMİK PROGRAMA DUYULAN GÜVEN ARTIRILMADIKÇA, FAİZLERİN DÜŞMESİNİ, TL’NİN DEĞER KAYBININ DURMASINI, ÜRETİMİN ARTMASINI BEKLEMEK İYİMSERLİK OLUR"

Sayın Başkan, Ankara Sanayi Odasının saygıdeğer meclis üyeleri, basınımızın değerli temsilcileri hepinizi şahsım ve yönetim kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Meclis toplantımızın ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyorum. Geçtiğimiz günlerde hepimizin ibretle, üzüntüyle, hayretle izlediği gibi işadamı, sanayici, benim yakınen tanıdığım Sayın Üzeyir Garih’in öldürülmesinden dolayı duyduğum üzüntüyü de sizlerle paylaşmak istiyorum. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Bu yapılan menfur saldırının katil veya katillerinin bulunması bu acının belki biraz hafifletici bir sebebi olacaktır. Bu nedenle yapılan saldırıyı şiddetle kınıyorum ve Allah’ın hepimizi bu tür saldırılardan korumasını temenni ediyorum. Bir insan hayatı bu kadar ucuz, bu kadar basit olmamalı diye düşünüyorum. Türkiye’nin başı sağ olsun, Türk sanayisinin başı sağ olsun.

Sayın Başkan, değerli meclis üyeleri konuşmama Ankara sanayinin içinde bulunduğu duruma ilişkin elimize geçen son verilerden söz ederek başlamak istiyorum. Bildiğiniz gibi, odamız her üç ayda bir siz değerli üyelerimize periyodik anketler göndererek Ankara sanayinin içinde bulunduğu şartları tespit etmeye ve önümüzdeki dönemle ilgili beklentileri almaya çalışıyor. Düzenlediğimiz son anket yılın ikinci üç ayına yani Nisan-Haziran dönemine aittir. Anketle ilgili tüm sonuçlar ASOMEDYA’da çok geniş biçimde verildi. Onun için ben bugünkü meclis konuşmamda bizim açımızdan çok önemli gördüğümüz ana başlıklar halindeki konulara değineceğim. Aslında bunları zaten hepimiz biliyoruz. Hepimiz her gün yaşıyoruz ve ankete gelen cevaplar biraz sonra göreceğiniz gibi Ankara sanayisini ne kadar derinden etkilediğini ortaya bir kez daha koymaktadır. Öncelikle istihdama ilişkin verileri aktarmak istiyorum;

Ankete cevap veren firmalarda, Mart 2001’de 28.799 olan çalışan sayısı, Haziran 2001 sonunda yüzde 21’lik bir azalışla 22.807’ye düşmüştür. Biliyorsunuz anketimizi üç bin üyemiz arasından sadece 900 veya 1000 üyemize gönderiyoruz. Cevap verenlerin sayısı yüzde 12.5-15’ler civarında. Genelde bu sayılar arasında bir katılım oluyor. Ankete cevap veren firmalardaki istihdam rakamlarıdır bunlar.

Firmaların, yüzde 11’i istihdamın arttığını, yüzde 40’ı aynı kaldığını , yüzde 49’u ise azaldığını belirtmiştir. Yılın geri kalan kısmında istihdamda bir artış bekleyen ASO üyelerinin oranı yüzde 9’dur. Üyelerin yüzde 51’i istihdamın aynı kalacağını, yüzde 40’ı ise azalacağını beklemektedir.

Anketimize katılan firmaların, yüzde 53’ü üretimlerinin, yüzde 62’si iç satışlarının, yüzde 46’sı dış satışlarının, yüzde 56’sı yeni siparişlerin azaldığını belirmektedirler. Üyelerimizin 2001 yılının geri kalan kısmına ilişkin beklentilerinde de belli bir kötümserlik göze çarpmaktadır.

Firmaların; yüzde 42’si üretimlerinin azalacağını, yüzde 46’sı iç satışlarının azalacağını, yüzde 24’ü dış satışlarının azalacağını, yüzde 43’ü yeni siparişlerin azalacağını düşünmektedir. Haziran 2001 sonunda ise firmaların yüzde 59’u ürün fiyatlarının arttığını, yüzde 33’ü aynı kaldığını, yüzde 8’i ise azaldığını bildirmiştir. Ürün fiyatlarındaki artışın yılın ikinci yarısında da süreceği görülmektedir. Anketimizi cevaplayan firmaların yüzde 64’ü yılın ikinci yarısında ürün fiyatlarının artacağını düşünmektedirler. Satışlarda önemli artışlar yaşanmamasına karşın ürün fiyatlarındaki artışın bir nedenini hammadde fiyatlarındaki artışta görmek mümkündür. Firmaların yüzde 91’i hammadde fiyatlarının arttığını bildirmektedirler. Hammadde fiyatlarındaki artışların yılın ikinci yarısında da sürmesi beklenmektedir. Firmaların yüzde 90’ı hammadde fiyatlarının önümüzdeki dönemde artmasını tahmin etmektedirler. Haziran 2001 sonunda firmaların yüzde 21’i ücretlerin arttığını, yüzde 72’si aynı kaldığını, yüzde 7’si ise azaldığını bildirmiştir. Üyelerimiz, ücretler üzerindeki baskının daha fazla sürdürülemeyeceği kanısındadırlar. Ankete cevap veren üyelerimizin yüzde 57’si yılın ikinci yarısında ücretlerin artacağını, yüzde 35’i aynı kalacağını, yüzde 7’si ise azalacağını düşünmektedirler. Firmaların yüzde 34’ü 2001 yılının ikinci çeyreğinde yatırımların durdurulduğunu, yüzde 32’si yeni yatırım yapılmadığını, yüzde 26’sı yatırımlarının azaltıldığını, yüzde 3’ü aynı seviyede devam ettiğini, yüzde 3’ü iptal edildiğini, yüzde 2’si ertelendiğini belirtmektedir. Firmaların yüzde 59’u 2001 yılının kalanında yeni yatırım yapmayı düşünmediklerini belirtmektedirler. Firmaların yüzde 76’sı finansman sıkıntısı çekmektedirler. Finansman sıkıntısı kendisini tahsilatlarda da göstermektedir. Ankete cevap veren üyelerimizin karşılıksız çek ve protestolu senetlerinin toplam satışlarına oranı genel ortalamada yüzde 20’dir.

Görüldüğü gibi Ankara sanayiinde üretim gerilemiş ve moraller bozulmuştur. Aslında Ankara sanayinin içinde bulunduğu durum ülke genelindeki sanayinin durumundan hiç farklı değildir. Sanayi üretimi Haziran ayında, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 10,4 oranında gerilemiştir. İmalat sanayinde gerileme yüzde 12’yi bulmuştur. Haziran ayı ile birlikte sanayi üretimi, yılın ilk yarısında yüzde 6,2 oranında gerilemiştir.

Sayın Başkan, Ankara Sanayi Odasının değerli meclis üyeleri bu rakamlar, yaşadığımız ekonomik krizin reel sektörü ne ölçüde derinden sarstığını çok net bir biçimde ortaya koymaktadır. Biz, her fırsatta reel sektör canlanmadan, ekonomi yeniden büyümeye başlamadan uygulanmakta olan ekonomik programın başarıya ulaşmasının çok güç olacağını dile getiriyoruz. Türkiye, yılların popülist uygulamaları sonucunda bir borç tuzağına sürüklenmiştir. İç borçlarımız 96 katrilyon lirayı aşmıştır. Büyümeyen, tam tersine küçülen bir ekonomide borç ödemek çok zordur. Ekonominin büyümediği bir ortamda, Aralık 1999 tarihi itibariyle TL bazında 100 birim olan iç borç stok’u Temmuz 2001 itibariyle 409 birime yükselmiştir. Bankaların görev zararlarının da hesaba katılması sonucu yüzde 400’lük bir artış olmuştur. Dolar bazında ise yine 1999 Aralık itibariyle 100 birim olan iç borç stoku Temmuz 2001 itibariyle 176’ya yükselmiştir. Yani dolar bazında Türkiye’nin iç borç stoku 99 Aralığından 2001 Temmuzuna kadar yüzde 76 artmıştır. Bu rakamlar ekonominin küçüldüğü, buna karşılık iç borcun nasıl arttığını çok iyi ifade ediyor. Tüm bunlara rağmen devletin hala tasarrufu sağlayamadığı, harcamalara devam ettiğini görüyoruz. 3-5 hurda makam aracının, tasarruf adı altında satılıp, yerine daha yenilerinin alındığını öğreniyoruz. İç borçların çevrilebilmesi konusundaki kuşkular da faizlerin düşmesini engellemektedir.

Ekonomik programa duyulan güvensizlik, kendisini Türk lirasından kaçışla göstermektedir. Herkes dolar almakta, ama satmak istememektedir. Sayın Başkanım son günlerde TL’ye değer kazandırılması, itibar kazandırılması konusundaki başlatılmış olan kampanya konusundaki meclis üyelerimizin görüşlerini yönetim olarak almak istiyoruz. Bu konuda Ankara Ticaret Odasından bize gelen bir yazı var. Yönetim olarak konuyu biz arkadaşlarımızla görüştük. Meclis üyelerimizin de bu konuda vereceği katkıyla beraber bizde bu kampanya ile ilgili görüşlerimizi bugün bildirmek istiyoruz. Tabii burada Türk Lirasına dönüş, Türk Lirasına itibar kazandırılması bir kere bizim bir onur sebebimiz, bir gurur sebebimizdir. Çünkü milli paramızın elbette istenilen seviyeye gelmesi hepimiz açısından istenilen, hepimizin beklediği bir oluşumdur. Ancak TL’nin itibar kazanması, ekonomik kural ve kaidelerin işletilmesi ve bunun alt yapısının oluşturulmasına bağlıdır. Ben aslında bu konudaki görüşümü arkadaşlarım konuştuktan sonra belirtmek istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Sayın Başbakan bu konuda gerekli çağrıyı, gerekli desteği kendileri ifade ettiler. Ben de diyorum ki buradan: Sayın Başbakanın yapmış olduğu açıklamanın yerine oturması için imam cemaat misali öncelikle hükümetin bu konuda gerçekten samimi olduğunu ispatlaması ve ortaya koyması gerekir. Basit bir örnek vereceğim size ve geçtiğimiz günlerde karşı karşıya kaldığım, beni de derinden üzen, hem de somut bir örnek olduğu için belirtmek istiyorum. Şimdi siz yurt dışına bir işiniz gereği çıkacaksınız, işadamısınız, bu ülkede üreten bir insansınız, Avrupa Birliği ile bütünleşmeyi hedeflemişsiniz, dünya ile entegrasyonu hedeflemişsiniz, globalleşme sonucunda sizin ülkeniz de uluslararası piyasa sayılırken siz bir ülkeye seyahat etmek için amacı iş olabilir, amacı bir başka şey olabilir sizin hükümetiniz kalkacak hiçbir hakkı olmamasına rağmen sizden 50 dolarlık fon isteyecek. Şimdi ben bu konuda hükümeti samimi olmaya davet ediyorum. Sizlere şu pasaportumu gösterip bu pasaporttan da özellikle utandığımı, ama niye utandığımı ifade etmek istiyorum. Şimdi yıllar önce hepiniz hatırlayın o kapalı ekonominin olduğu günlerde yurt dışına çıkışlarda pasaportların altında bazen kürkler, bazen fotoğraf makinesi, bazen kameralar yazılırdı. Bu pasaportlar her ülkeden Vize almak mecburiyetinde olan bir ülkenin vatandaşının pasaportu olarak, Avrupa Birliği ülkelerine, diğer ülkelere vize almak için giderdi.

Şimdi geliyoruz 2001 senesine, Türkiye’nin büyük idealleri var ve Türkiye’de TL’ye dönün çağrısı yapan bir hükümet getirip sizin pasaportunuza geçmiştekinden çok farklı olmayan bir pul yapıştırıyor ve pulun üzerine bir mühür basıyor. Bende bu pasaportumu sonra Vize için bir Amerikan elçiliğine veya bir başka ülkenin elçiliğine gönderiyorum ve benim itibarımı o ülke o konsolosluk buna bakarak bana vereceği veya vermeyeceği vizeyi zaten buna bakarak veriyor. Şimdi burada diyorum ki bir kere ben bu işin temeline karşıyım. Böyle bir uygulama, böyle bir şeye hakkınız yok sizin. Ama diğer taraftan böyle bir şey yaptıysanız eğer ülkeye bir kaynak getirecekse başımızın üstünde yeri var. Ama o zaman hiçbir hizmet vermeden niye 50 dolar istiyorsunuz ve asıl komedi şu ben giderken birkaç gün önceden dedim ki ya havaalanında belki bir problem olabilir, uçağa belki son anda yetişebiliriz veya orada kalabalık olabilir. En azından kendi firmama dedim ki benim bununla ilgili paramı yatırın makbuzumu alın. Demişler ki bu bankalarda yapılmaz. Gidiş saatinizden önce havaalanına gideceksiniz ve orada ödeyeceksiniz. Peki, havaalanına gittim. Ödeyelim 50 dolar, dediler ki yok 50 dolar değil. Ne olacak? 50 dolar karşılığı Türk lirası vereceksiniz. Yani böyle bir komedi olmaz. Sen 50 doları benden Türk Lirası alıyorsan niye o zaman 50 dolar diyorsun? 50 dolar diyorsan niye Türk parası alıyorsun? Şimdi buradan çağrı yapıyorum, diyorum ki hükümetimize: Gelin ya 50 doları kaldırın, uygulamayı tamamen kaldırın veya TL konusundaki samimiyetinizi ispatlamak için en basit en ufak örnek olarak 50 dolar meselesini kaldırın. Biz kendi paramızla hakkınız olmadığı halde deyin ki 75 milyon, 80 milyon, 100 milyon, 50 milyon her neyse bir rakamla alın. Siz TL’nin itibarını bir tarafta verirken benim de itibarımı sarsmayın. İşadamı olarak benim pasaportuma yapıştırılan bu pulun benim itibarımın kaybı olarak gördüğümü de özellikle ifade etmek istiyorum sizlere. TL’nin aşırı değer kaybı, mevcut ekonomik durumla değil ancak geleceğe duyulan kuşkularla açıklanabilir.

Nitekim Haziran sonu itibariyle ankete cevap veren üyelerimizin yüzde 72’si uygulanmakta olan ekonomik programın başarısı konusunda iyimser değillerdir. Ekonomik programa duyulan güven artırılmadıkça, faizlerin düşmesini, TL’nin değer kaybının durmasını, üretimin artmasını beklemek iyimserlik olur. Ancak diğer taraftan bir gerçekte var ki; bu iyimserlik olmadan da ekonominin yeniden büyümeye başlaması mümkün değildir. Bu nedenle bir taraftan da her ne olursa olsun iyimserliğimizi korumak ve yarınlara umutla bakmak zorundayız. Bu konuda hükümete de önemli görevler düşmektedir. Son zamanlarda ekonomi yönetiminin reel sektörün sorunlarına daha fazla eğildiğini memnuniyetle görmekteyiz. Ancak bu konuda henüz yeterli ölçüde somut adımlar atılmış değildir. Reel sektör rehabilitasyonu adı altında Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankasından sağlanacak kredilerin reel sektörün sıkıntılarını hafifletmek için kullanılacağı dile getirilmektedir. Bu gelişmeleri memnuniyetle karşılamaktayız. Arkadaşlarımızın bir kısmı hatırlayacaktır geçen sene Organize Sanayi Bölgesine Dünya Bankasının Türkiye temsilcisi Ajay Chibber ile beraber gittiğimizde bu konuyu toplantı sonrasında kendisi ile görüşürken dile getirmiştik ve reel sektörün özellikle bankalarla sorunu olan reel sektörün meselelerinin bir an önce çözülmesi onların o çukurdan çıkartılıp yeniden işler hale getirilmesi böyle bir rehabilitasyon fonunun Dünya Bankası tarafından başka ülkelerde uygulandığı gibi, Türkiye için de böyle bir fonun geliştirilebileceğini ifade etmiştik.

Dolayısıyla bu tür gelişmeleri memnuniyetle karşılıyoruz. Dünya Bankası’nın İMKB ile ilgili son raporunda, orta riskteki şirketlerin oranının, yüzde 63’ten yüzde 69’a, yüksek riskteki şirketlerin oranının ise yüzde 2’den yüzde 11’e yükseldiği ifade edilmektedir. Dünya Bankası, İMKB’deki 10 şirketten 8’ini riskli göstermektedir. Kobilerin ne halde olduklarını anlatmaya gerek yok, hepimiz içinde bulunduğumuz durumu biliyorsunuz. Şimdi ortada bilançoları bozulmuş, bankalarla cebelleş olmuş, üretimi durmuş, istihdam kaybetmiş reel sektörü göz ardı etmek mümkün değildir. Bu durumdaki bir reel sektörü bir kenara bırakıp, ben önce mali sektörü kurtarayım diyemezsiniz. Bilançosu bozdurulmuş reel sektörün rehabilitasyonu yerine önce mali sektörün bilançosunu düzelteyim diyemezsiniz. Aksi halde, bilançosu bozuk, rehabilite edilmemiş bir reel sektöre kim, nasıl kredi verir. Bunları niçin söyledim, reel sektöre yönelik başlatılan bu rehabilitasyon çalışmalarının, varlık yönetim şirketinin reel sektörü rehabilite etmek yerine, yine mali sektörü kurtaracağı konusunda endişelerimiz var da onun için söyledim. Bu noktada çok dikkatli olmak gerektiğini ve bu endişemizi yetkililere buradan aktarmak istediğimi ifade ediyorum.

Aksi halde sanayiyi, üretimi, reel sektörü yeniden yaşanır hale getirmeyi amaçlayan bu rehabilitasyona, bu çalışmalara rehabilitasyon diyemezsiniz, olsa olsa animasyon dersiniz. İnşaat sektörünün uzunca bir süredir beklediği fiyat farkı kararnamesinin çıkarılması gibi, reel sektörün sıkıntılarını hafifletecek ve hazineye önemli bir maliyet getirmeyecek adımların mutlaka atılması gerekmektedir. Örneğin ihracatta KDV iadelerinin çabuklaştırılması bugüne kadar verilen tüm sözlere rağmen bir türlü yerine getirilememiştir. Hükümetin alacağı bu ve benzeri tedbirler, reel sektördeki sıkıntıların hafiflemesine ve morallerin düzelmesine katkıda bulunacaktır. Aydınlık günler dileğiyle hepinizi saygıyla selamlıyor teşekkür ediyorum.

<<<Sayfa Başı


ASO’DAN

ASO YÖNETİM KURULU BAŞBAKAN ECEVİT’İ ZİYARET ETTİ

Ankara Sanayi Odası Başkanı Zafer Çağlayan ve Yönetim Kurulu Üyeleri Başbakan Bülent Ecevit’i ziyaret ederek, ekonomik krizin reel sektör üzerinde yarattığı tahribat konusunda bilgi verdiler. 12 Eylül 2001 tarihinde yapılan ve bir saat süren ziyaretten sonra basına bir açıklama yapan ASO Başkanı Çağlayan, Başbakan’a sanayicinin artık tahammülünün kalmadığını, reel sektörün kan kaybının durdurulması gerektiğini ifade ettiklerini belirtti. Çağlayan, Başbakan’a ayrıca sıkıntıya düşen firmaların kredi borçlarının yeniden yapılandırılması gerektiğini anlattıklarını da kaydetti. Açıklamasında yabancı sermayenin gelmesi için bazı düzenlemelere gidilmesi gerektiğini de dile getiren Çağlayan, "Mevcut sistemle bırakın yabancı sermaye gelmesini, yerli sermaye de yurtdışına kaçıyor" dedi. Çağlayan, Eximbank’ın ihracat kredisi vermek için firmalardan çıkarılan işçilerin geri alınması taahhüdü istediğini de hatırlattı ve çözümü için Ecevit’den yardım istediklerini de vurguladı.

ASO YÖNETİMİ KOMİTE BAŞKANLARIYLA BİRARAYA GELDİ

ASO Meclis Başkanı Tarık Artukmaç, Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Çağlayan ve Yönetim Kurulu Üyeleri ASO Meslek Komitesi Başkanlarıyla biraraya gelerek yaşanan ekonomik krizi değerlendirdiler. 24 Eylül 2001 tarihinde yapılan toplantıya 14 Meslek Komitesi Başkanı katıldı. Çağlayan toplantının açılışında yaptığı konuşmada, amaçlarının bilinen genel sıkıntıların yanı sıra meslek gruplarının yaşadığı sıkıntıları bir kez daha tespit etmek olduğunu söyledi. Daha sonra toplantıya katılan tüm komite başkanları yaşadıkları sıkıntıları gündeme getirdiler. Meclis Başkanı Tarık Artukmaç da yaptığı değerlendirmede, Türkiye’nin problemler yumağı içinde olduğunu ve öncelikle ekonominin temel problemlerinin çözülmesi gerektiğini, diğer problemlerin bunların ardından daha kolay çözülebileceğini vurguladı. Toplantının sonunda tekrar kısa bir değerlendirme yapan Çağlayan, sorunları iyi bildiklerini ve çözmek için uğraş verdiklerini kaydetti. Çağlayan, bu mücadelelerinin yılmadan devam edeceğini de ifade etti

ANKARA EMNİYET MÜDÜRÜ ASO’DA

Ankara Emniyet Müdürü Hasan Yücesan, ASO Başkanı Zafer Çağlayan’a bir nezaket ziyaretinde bulundu. 27 Ağustos 2001 tarihinde gerçekleşen ziyarette Yücesan kamuoyunun duyarlı olduğu konularla ilgili değerlendirmeleri için Çağlayan’a teşekkür etti. Çağlayan da ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirdi ve Yücesan’a yeni görevinde başarılar diledi.

SAĞLIK İŞ SENDİKASI BAŞKANI BAŞOĞLU ÇAĞLAYAN’I ZİYARET ETTİ

Türk-İş’e bağlı Sağlık İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu, ASO Başkanı Zafer Çağlayan’ı ziyaret ederek, en kısa zamanda işçi, işveren, sanayi ve ticaret odaları ile diğer mesleki kuruluş temsilcilerinin katılacağı bir kurultay toplanması çağrısında bulundu. 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen ziyarette Başoğlu sendikanın hazırladığı ve ekonomik krizden çıkabilmek için öneriler içeren "Türkiye Bizimdir", "Türkiye’ye Sahip Çıkalım" ve "Haydi Türkiye Ayağa Kalk" isimli kitapçıkları Çağlayan’a sundu.

ASO Başkanı Zafer Çağlayan da yaptığı konuşmada geçirilen ağır ekonomik krize rağmen, ülkede ciddi bir diyalogsuzluk süreci yaşandığını, sorunlara çözüm amacıyla kurulan Ekonomik ve Sosyal Konseyin toplanamadığı için çare üretemediğini söyledi. Çağlayan, "fedakarlığı tüm kesimlere yükleyerek yaşanan krizin içinden çıkabiliriz" dedi.