Ankara Sanayi Odası Ekim Ayı Meclis Toplantısı Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın Katılımı - Ankara Sanayi Odası

Ankara Sanayi Odası Ekim Ayı Meclis Toplantısı Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın Katılımı

 
Ankara Sanayi Odası Ekim Ayı Meclis toplantısı Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın katılımıyla  yapıldı. 26 Ekim  2011
 
 
Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir toplantıda yaptığı konuşmada, Türk sanayisinin çok önemli bir eşiğe geldiğini, ancak hedeflerini tutturabilmek için bu eşiği de atlamak zorunda olduğunu belirterek, ”Kendi uçağımızı, kendi arabamızı çıkarıp bunları markalaştırmak istiyoruz” dedi.
 
Özdebir,   Türkiye’nin Ekim ayında çok büyük acılar yaşadığını söyledi. Terör örgütünün hain saldırıları sonucunda onlarca şehit verildiğini, Van depreminde de yüzlerce vatandaşın hayatını kaybettiğini ifade eden Özdebir, bu acılar karşısında tek tesellilerinin, Türk halkının soğukkanlılığını koruması ve tüm kışkırtmalara rağmen kardeşlik duygularından vazgeçmemesi olduğunu belirtti.
 
Konuşmasında, Lehman Brothers’ın iflasından bu yana küresel ekonomideki belirsizliklerin hiç bu kadar artmadığını kaydeden Özdebir, ”AB’nin zayıf liderleri borç krizi karşısında ciddi bir kararlılık gösterip gerekli adımları atmadıkları için kriz giderek derinleşmiştir. AB, borç krizinde artık uzatmaların son saniyelerini oynamaktadır. Eğer bugün AB’den borç krizi hakkında tatmin edici kararlar açıklanmazsa, küresel ekonomideki riskler ciddi biçimde artacaktır” diye konuştu.
 
Basına yansıyan haberlerden, AB’deki bankaların Yunanistan’ın borcunun yüzde 60’ını silmeye zorlandığını anladıklarını ifade eden Özdebir, şöyle devam etti:
 
”Eğer bu gerçekleşirse AB’deki bankaların en az 108 milyar avro ek sermayeye ihtiyaç duyacakları tahmin edilmektedir. Bankaların bu ek sermayeyi piyasalardan bulması çok zor görünmektedir. Bu durumda devletlerin devreye girmesi ve bankaların kısmen ya da tamamen millileştirilmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bu durumda bankaların risklerini zaten çok borçlu olan devletler üstlenecekler ve bu da devletlerin borçlarını çevirmesini daha da zorlaştıracaktır. Görüldüğü gibi finansal piyasalarda başlayan kriz, AB’nin çapsız liderlerinin basiretsizliği nedeniyle bir borç krizine dönüşerek reel sektörün de başını derde sokmuştur. Eğer bir çözüm üretilemezse, borç krizinin reel sektöre maliyeti daha da yükselecektir.”
 
-Kamu alımlarında yerli ürünlerin tercihi-
Cari açığın yıl sonunda 70-75 milyar dolar civarında olmasının beklendiğini kaydeden Özdebir, Türkiye’nin bu konjonktürde bu kadar yüksek cari işlemler açığı vermeye devam edemeyeceğini söyledi.
 
Özdebir, cari işlemler açığının yapısal nedenlerinin mutlaka ortadan kaldırılması ve ekonomik büyümenin sürdürülebilir bir temele oturtulması gerektiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
 
 
”Bunun için yerli üretimin desteklenmesi ve üretimde yerli katma değer oranının yükseltilmesi gerekmektedir. Sayın Başbakanımız, yayınladığı genelgeyle kamu alımlarında yerli ürünlerin tercih edilmesi talimatını vermiştir, ancak uygulamada bu genelgeye uyulmadığını görmekteyiz. Bizce, Savunma Bakanlığında olduğu gibi, tüm bakanlıkların ve kamu kurumlarının görevleri arasına ‘yerli sanayiyi korumak ve kollamak’ görevi de eklenmelidir. Bizce kamu ihalelerinde amaç sadece mal ve hizmeti en ucuza almak olmamalıdır. Kamu ihaleleri, ekonomik ve sosyal politika aracı olarak kullanılmalı, yerli katma değer üreten ya da teknoloji geliştirme potansiyeli yüksek olan sektörlerin geliştirilmesi de göz önünde tutulmalıdır.
 
Cari işlemler açığını düşürmek için üretimde yerli katma değer oranını yükseltmek ve yeraltı zenginliklerimizden daha çok yararlanmak için sektörel ve proje bazlı selektif destekler sağlanmalıdır. Desteklenecek projelerin seçiminde teknolojinin tabana yayılması önemli bir kriter olmalıdır. Türk sanayisi çok önemli bir eşiğe gelmiş bulunuyor ama hedeflerimizi tutturabilmek için bu eşiği de atlamak mecburiyetindeyiz. Kendi uçağımızı, kendi arabamızı çıkarıp bunları markalaştırmak istiyoruz. Bugüne kadar yedek parça ürettik, ithal ikamesi mallar yaptık ama artık global pazarlarda satılabilir ürünler yapmak için çalışıyoruz. Burada stratejilerimizi iyi değerlendirmemiz ve bu anlamda teşviklerimizi yaparken, teknolojinin tabana yayılmasına dikkat etmemiz gerekir.”
 
Gümrük politikalarının da gözden geçirilmesi gerektiğini dile getiren Özdebir, tekstil ürünlerinin ithalatına ek vergi uygulamasına gidilmesinin doğru olduğunu ve bu kararın sektördeki olumlu etkilerinin görülmeye başladığını ifade etti.
 
Benzer kararların iyi seçilmiş ve yerli katma değer oranı yüksek diğer sektörler için de alınabileceğini belirten Özdebir, ”Üçüncü ülkelerden Gümrük Birliği’nin serbest dolaşımına giren ve yerli üreticilerimiz için haksız rekabete yol açan mallara uygulanan telafi edici vergi oranları artırılmalıdır. Bu mallar için gümrük vergisi oranları, serbest dolaşıma başka ülkelerden girmenin yol açacağı ek maliyet artışlarının altında kalacak şekilde belirlenmelidir. Bu uygulama ile hem gümrük vergisi gelirleri artacak, hem de haksız rekabet bir ölçüde de olsa engellenerek yerli üretim desteklenmiş olacaktır” dedi.
 
İşsizliği kalıcı olarak makul oranlara düşürmek için işgücü piyasasına esneklik getirecek tedbirlerin alınması gerektiğini aktaran Özdebir, sözlerini şöyle tamamladı:
”Bunun için çalışma hayatını düzenleyen yasaların öncelikle çalışanı değil, işi koruyacak biçimde hazırlanması gerekir. Çünkü iş kalmazsa çalışan da olmayacaktır. İşgücü maliyetleri de istihdam artışını frenlemektedir. Mevcut kıdem tazminatı uygulaması işgücü maliyetlerini artıran hususların başında gelmektedir. Bu nedenle kıdem tazminatı konusunun hükümet programında yer alması bizleri çok memnun etmiştir. Çok iyi bildiğiniz gibi, ASO olarak biz, yıllardır kıdem tazminatı sisteminde bir reform yapılmasını talep etmekteydik. Çünkü mevcut kıdem tazminatı uygulaması amacına hizmet etmemektedir. Bu konunun bir an önce gündeme alınarak sosyal kesimler arasında bir uzlaşma içinde çözülmesini diliyoruz.”
 
 
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ise , dünyadaki zor ekonomik tablonun tam merkezinde şu anda Avrupa’nın bulunduğunu belirterek, ”Yani olası bir depremin merkezi, Avrupa olacak gibi görünüyor” dedi. 
 
Babacan, günümüzde Avrupa’daki büyük ülkelerinin dahi artık Avrupa Merkez Bankası’nın desteğiyle borçlanabildiğini bildirdi. 
 
Bunun oldukça vahim bir tablo olduğunu dile getiren Babacan, ”Bir yandan 17 ülkenin kullandığı ortak bir para birimi var. Bir yandan bütçesini nispeten derli toplu götüren ülkeler var. Almanya gibi ama öte yandan da o ortak para birimini kullanıp, para basma konusunda Avrupa Merkez Bankası’nı zorlayan çok sayıda ülke var” dedi. 
 
Bu şekilde ciddi bir adaletsizliğin ortaya çıktığına dikkati çeken Babacan, şunları kaydetti:
 
”Bazı ülkeler, bütçelerinde daha derli toplu giderken, yine o para birliğindeki başka ülkeler, yüksek açık verdiğinde ve o açığı da merkez bankası, o ortak paradan daha çok basarak kapattığında ciddi bir adaletsizlik meydana geliyor. Bir bakıma bütçe açığı düşük olan ülkelerin, bütçe açığı yüksek olan ülkeleri sübvanse ettiği bir dönemdeyiz şu an. Bunun da siyasi olarak sürdürülebilmesi çok zor. Çünkü Almanya’daki gelişmeleri takip ediyorsunuz, Alman hükümeti çok ciddi şekilde zorluk çekmeye başladı. Bakıyorsunuz, Almanya’nın risk pirimi son aylarda yükselmeye başladı. Niye diye baktığınızda, bu kadar borcun altına imza at,  ona kefil ol, buna kefil ol, zaten kendi borcu var. Belki milli gelirine oranla daha makul ama bir başka ülkenin, bir daha bir daha başka ülkenin borçlarını yüklendiğinizde bakıyorsunuz, Almanya’da da risk pirimi yükseliyor. Burada her ülkenin, kendisinin tedbir alması gerekiyor. Problem yaşayan ülkeler, önce kendi evlerini toplayacaklar. Herkes kendi evinin dağınıklığını öncelikle düzeltecek ki bu birliktelik, bu para birimi avro devam edebilsin. İşte pazar günü liderler bir araya geldi, sonuç yok. Bugün izleyeceğiz, fakat bugünkü toplantıdan da çok yüksek bir beklentimiz, böyle köklü bir çözüm yönünde maalesef söz konusu değil. Çünkü 17 ülkeden her ülkenin kendi bakış açısı var. 17 ülke haricinde bir 10 ülke daha var. Onların da bir bakış açısı var. Özellikle burada maddi çıkarlar söz konusu olduğunda ve ülkelerin kredibilitesi söz konusu olduğunda maalesef o AB’yi oluşturan ruhun, o dayanışma birlik ruhunun şu anda çok da geçerli olmadığını görüyoruz.” 
 
-”Topyekün bir kötüye gidiş ihtimali söz konusu olabilir”-
ABD ve Japonya’da da sorunların büyük olduğunu, ancak işin aciliyeti açısından dünyadaki zor ekonomik tablonun tam merkezinde şu anda Avrupa’nın olduğunu vurgulayan Babacan, ”Olası bir depremin merkezi, Avrupa olacak gibi görünüyor. Ülkelerin, mutlaka bütçelerini derleyip toparlamaları gerekir. Bu imkansız bir şey değil. Siyasi zorlukları var ama birilerinin bu bedeli ödemesi ve gerekli adımları atması lazım. Aksi halde topyekün bir kötüye gidiş ihtimali, Avrupa için söz konusu olabilir ve Avrupa, tek başına dünya ekonomisinin üçte biri… Dolayısıyla Avrupa’daki kötü gidiş, tüm dünyayı da peşinden sürükleyebilir” diye konuştu. 
 
Avrupa’daki hiç bir ülkenin temerrüte düşürülmemesi gerektiğini de vurgulayan Babacan, bunun yanında asıl önemli olanın, sorunların çözümüne inmek ve köklü çözümler üretmek olduğunu sözlerine ekledi. 
 
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, ilköğretim ve orta öğretimdeki sınıflara akıllı tahta uygulaması ve öğrencilere tablet bilgisayarlar dağıtılmasına ilişkin Fatih Projesi çerçevesinde gereken teknolojik donanımın sadece dışarıdan alınması değil Türkiye’de üretilmesi konusunda çalışmalar yapıldığını, bu konuyu Türkiye’de önemli bir üretim potansiyeli gördüklerini kaydetti.
 
Fatih Projesine de değinen  Ali Babacan, projenin ana unsurunun Türkiye’deki bütün ilköğretim ve orta öğretim sınıflarına akıllı tahta uygulaması olduğunu belirten , bütün eğitim materyallerinin bu akıllı tahtalara yüklenmesi, öğretmenlerin bu akıllı tahtalar vasıtasıyla görsel olarak derslerini vermesi, akıllı tahtaların bilgisayar sistemiyle Milli Eğitim Bakanlığının merkezi kontrol sistemine bağlanması, gerektiğinde sınıflara uzaktan eğitimin aynı anda verilmesinin projenin bir ayağı olduğunu anlattı. Projenin bir başka ayağının ise 5. sınıf ve üstü ilköğretim öğrencileri ile orta öğretimdeki bütün öğrencilere tablet bilgisayar dağıtılması olduğunu hatırlatan Babacan, eğitimle ilgili tüm materyallerin bu tablet bilgisayarlara yükleneceğini, öğrencilerin hem dersi takip edip hem de evde çalışmalarını bu tablet bilgisayarlar yoluyla yapabileceğini, akıllı tahta ile de tablet bilgisayarın sınıfta iletişim içinde olabileceğini söyledi. Babacan, Fatih Projesinin eğitim materyali, programların oluşturulması, öğretmenlerin eğitimi, okullara fiber optik kabloların döşenmesi, her sınıfa internet bağlantısı gibi çok kapsamlı bir proje olduğunu vurguladı. 
 
Proje çerçevesinde gereken akıllı tahta ve tablet bilgisayar sayısının Türkiye’de önemli bir iç piyasa, iç pazar oluşturacak bir konu olduğuna işaret eden Babacan, şöyle konuştu: 
 
”Şu anda bütün dünya devleri ilgisini Türkiye’ye yöneltmiş durumda. 10 milyonun üzerinde bir tablet bilgisayar denince.  iPad dediğimiz cihazların birincisi dünyada 14-15 milyon tane, ikincisi de bir o kadar satılmış. Dünyadaki satış rakamları düşünüldüğünde Türkiye’nin tek başına 10 milyonluk pazarı büyük bir pazar. Bunu sadece dışarıdan alım şeklinde değil, bunun üretiminin Türkiye’de nasıl olabileceğinin de arayışı içindeyiz. Kurduğumuz bir teknik heyet bu konuda yatırım yapacak firmalarla ilgili bir teşvik çalışması yapıyor. Türkiye’de bu konuda yatırım yapacak firmalara devlet olarak ne teşvik verebiliriz?
 
Ayrı bir ekip bu işin satın alma prosedürünü çalışıyor. Belli yerlilik oranlarıyla, belli teknolojik özellikte ürünlerin hangi esaslara göre satın alınması gerektiğini çalışıyor. Önümüzdeki dönemde bu konuyu Türkiye’de önemli bir üretim potansiyeli olarak görüyoruz. Özellikle tablet bilgisayarı Türkiye’de üretip bu bölgeye, dünyaya nasıl satabiliriz?Kendimizin böyle bir iç pazarı olacak. Sadece bunu alıp kullanan bir ülke olmayalım, bu iş için üretim merkezi olabilir miyiz? Bunun arayışı içindeyiz.”
 
Babacan, bu konunun Türkiye’nin hedeflediği yüksek teknoloji, yüksek katma değerli üretim konusunda fırsat olabileceğini belirterek, ”Bu işin içerisinde dünya devleri, en gelişmiş ülkelerin şirketleri var. Türkiye bu alanda kendine yer açabilir mi? Bir pazar oluşturabilir mi? Bunun için devlet ne yapabilir? bu konularda arayış içindeyiz” diye konuştu.
 
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Türkiye’de sadece kamuda değil genel anlamda bir ithal ürün merakı olduğunu, ”Şu şu ürün olacak (ithal olacak)” denilen satın alım örnekleri bulunduğunu belirterek, ”Böyle son derece garip uygulamalarla da karşı karşıya kalıyoruz. Buna da daha fazla özen gösterilmesi gerekecek” dedi.
 
 
Türkiye’nin coğrafi özellikleri itibariyle oldukça önemli bir konumda bulunduğuna işaret eden Babacan, bir yandan bölgedeki gelişmeleri çok yakından takip etmek, bir yandan da terörle ilgili sorunun çözümü için her türlü enstrümanı devrede tutmak zorunda olduklarını söyledi.
 
Babacan, bir başka risk kaynağı olan depremle ilgili çok ileri adımlar atılması gerektiğini de vurguladı. 
 
Toplantıya katılan sanayicilerin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kamuda yerli ürün kullanılmasına ilişkin genelgesi konusundaki talepleri üzerine Babacan, devlet alımlarında yerli ürünlere ağırlık vermesinin önemli bir politika olduğunu, belli fiyat farklarına kadar bir marj, tolerans olması gerektiğini düşündüklerini söyledi.
 
Bazı alanlarda şu anda zaten yüzde 15’lik fark olmasına rağmen kamu alımlarına karar verilirken komisyonlarda bunun pek dikkate alınmadığını gördüklerini belirten Babacan, bunda biraz mesuliyet korkusu olduğunu kaydetti. 
 
Babacan, şöyle devam etti:
”Biraz da açıkçası Türkiye’de sadece kamuda değil genel anlamda bir ithal ürün merakı var. Bu da maalesef bizim o kapalı ekonomi döneminden kalan hastalığımız mı diyelim, yanlış bir alışkanlığımız diyelim bir ithal ürün merakımız var. Öyle bazı satın alım örnekleri var ki, yazmış ‘Şu şu ürün olacak (ithal olacak)’ demiş. İthal olsun da ne olursa olsun diyor alımı yapacak kurum. Böyle son derece garip uygulamalarla da karşı karşıya kalıyoruz. Buna da daha fazla özen gösterilmesi gerekecek.”
 
Babacan, küresel krize de değindiği konuşmasında, 2008’de başlayan ekonomik krizin ardından ”krize karşı köklü tedbir alan ülkelerin sayıca çok fazla olmadığının” görüldüğünü ifade etti. Genellikle problemlerin ötelenmesine ilişkin politikaların söz konusu olduğunu belirten Babacan, ”Bu tür problemler, ertelendikçe daha büyüyen problemler. 2008’de sadece bazı bankaların mali bünyesindeki zayıflık olarak ortaya çıkan bu kriz, bugün bakıyoruz, devletlerin mali bünyesindeki zayıflık haline gelmiş durumda…” dedi.
 
Çoğu ülke hükümetinin bu krizi atlatmak için açıkladığı harcama artırıcı tedbirlerin ya da vergileri düşürme yönündeki kararların, bu ülkelerin kamu borç stokunu çok ciddi artırdığını belirten Babacan, şunları kaydetti:
 
”2007 ile bugünü mukayese edecek olursak, gelişmiş pek çok ülkenin kamu borç stokunun çok ciddi arttığını görüyoruz. Bu borç stoku miktarı, özellikle gelişmiş ülkelerde pek önemsenmeyebiliyor. ‘Biz G7’yiz, biz şöyle büyük ülkeyiz, bize bir şey olmaz. Borcumuz ne olursa olsun, nasıl olsa en kötü ihtimal ödediğimiz kadar yine borç buluruz ve yolumuza devam ederiz…’ Ancak, bu yılın başından itibaren bunun pek de böyle olamayacağı ortaya çıkmış oldu. Bugün G7 üyesi ülkelerin bile artık piyasa borçlanmasında zorluk çektiğini görüyoruz.
 
Piyasa borçlanmasında zorluk çeken ülkelerin bu sefer merkez bankaları devreye giriyor ve karşılıksız para basıyorlar. Biz umuyorduk ki bu geçici bir tedbirdir. Yani ‘İflas etmektense tamam bak, borcunu ödüyor’ diyorduk ama bunun pek de geçici olmadığını görüyoruz. Asıl sorunun köküne inmedikleri için bu para basma maalesef devam ediyor.”
 
-”Asla bir israf ekonomisi olmamamız lazım”-
Dünyadaki pek çok ülke bu tür zorluklar içindeyken, Türkiye’de durumun daha iyi olduğunu belirten Babacan, bunun temelinde güven unsurunun olduğunu, Türkiye’de Avrupa’ya göre çok daha iyi bir istikrar ortamının bulunduğunu söyledi.
 
Yatırım ve harcama rakamlarına da değinen Babacan, sadece tüketici kredilerinin bir önceki yıla göre geçen yıl 43 milyar lira arttığını, bu yıl ise şu ana kadarki artışın 40 milyar lirayı geçtiğini bildirdi. 
 
Bunun da ülke içindeki güven ortamının yüksek olduğunu gösterdiğini belirten Babacan, bunların önemli olduğunu ancak dünyanın gerçeklerinin farkında olunması gerektiğini söyledi. 
 
Ali Babacan, şöyle konuştu:
”Sayın Başbakanımızın da ifade ettiği gibi, asla bir israf ekonomisi olmamamız lazım. Tabii ki yatırım yapacağız, tabii ki Türk halkı tüketecek, temel ihtiyaçlarını karşılayacak ama temel ihtiyaçlarla israf arasındaki o ince çizgiyi korumayı başarmamız gerekiyor. Türkiye’nin bu yıl toplam tasarrufunun milli gelire oranı yüzde 12’ye düşüyor. Tarihimizin en düşük seviyesidir.” 
 
Geçtiğimiz günlerde açıkladıkları Orta Vadeli Programa da (OVP) değinen Babacan, OVP’de ihtiyatlı bir duruş sergilediklerini, hedeflerini de buna göre ortaya koyduklarını bildirdi.
 
Sadece moral vermek için hiç bir rakam açıklamadıklarını dile getiren Babacan, ”Biz 2012’de dünyada bir yavaşlama bekliyorsak, Türkiye’de de buna paralel bir yavaşlama göstermesi bu doğaldır. Ama biz bunu açık açık söyleyeceğiz ki herkes hesabını buna göre yapsın. Yani ‘Aman moral bozmayalım’ gibi şeyler, maalesef AK Parti’den önceki hükümetler döneminde yaşanmış ama biz bunlara yanaşmıyoruz, doğru bulmuyoruz” şeklinde konuştu.
 
-”Bu eğitim seviyesiyle Türkiye’nin üretebileceğinin sınırları var”-
Türkiye’de 3 yıl içinde 1,5 milyon kişilik bir ilave istihdam oluşmasını beklediklerini belirten Babacan, işsizliğin kademeli olarak düşeceğini bildirdi. 
 
Babacan, şöyle devam etti: 
”Belki geçtiğimiz 2-3 yıllık dönem kadar işsizlikte hızlı bir düşüş olmayacak ama daha kademeli, daha makul bir düşüş meydana gelecek. Bunun ana sebebi de bizim işgücü piyasamızdaki yapısal sorunlar. Biz bu yapısal sorunların köküne inmeden, ne yaparsak yapalım, ne kadar hızlı büyürsek büyüyelim, Türkiye’de işsizlik oranının yüzde 10’un altına düşmesi zor olacak.
 
Size tek bir rakam vereceğim, belki ondan hesabınızı yapabilirsiniz. Bizim İnsani Gelişmişlik Endeksindeki yerimiz dünyada 83. sıra. Niye buralardayız diye baktığımızda temel konunun eğitim olduğunu görüyoruz. Türkiye’de 25 yaş üstü nüfusun ortalama aldığı eğitim süresi 6,5 yıl. Yani 25 yaş üstü nüfusumuzun ortalama durumu, orta 2’den terk… Altıncı sınıftan, yedinci sınıfa geçememiş bir ortalama nüfus var. Şimdi bu eğitim seviyesiyle de Türkiye’nin üretebileceğinin maalesef sınırları var. yani hep yüksek katma değerli üretim diyoruz ya, yüksek katma değerli üretim ancak gerçekten yetişmiş insan gücüyle oluyor. Bu, zaman alacak.”
 
Önümüzdeki dönemin özellikle mikro ekonomik reformların ön planda bulunacağı bir dönem olacağını belirten Babacan, enflasyonla mücadelede ciddi başarı sağlandığını ve Türkiye’nin kamu borç stokunun Avrupa ortalamalarının yarısından aşağıda olduğunu söyledi. 
 
Türkiye’nin kendine özel konusunun ”cari açık”olduğunu kaydeden Babacan, ”Cari açığı çok yakından takip etmemiz, hem makro ekonomik hem mikro ekonomik politikalarla buna çözüm üretecek adımları devreye sokmamız gerekiyor” dedi. 
 
Cari açık rakamında en yüksek noktanın geride kaldığını düşündüklerini belirten Babacan, bir düşüş trendinin başladığını, ancak bu düşüşün çok hızlı olmayacağını, çünkü cari açığın temelinde de yapısal sorunlar bulunduğunu ifade etti. 
 
Babacan, yatırım teşvik sistemini gözden geçirdiklerini de belirterek, ”Hem sektör hem ürün bazında cari açığı da dikkate alarak, yapabileceğimiz neler var? diye bakıyoruz. Türkiye’nin çok miktarda ithal ettiği dışarıya bağımlı olduğu ara mamuller ya da bitmiş ürünler. Bunları Türkiye’de daha çok nasıl üretiriz? Türkiye’de bunun üretim potansiyelini nasıl oluşturur ve artırırız? Bu da üzerinde çalıştığımız bir konu” diye konuştu.
 
Bu konuda, ”Ne ithal ediyorsak yüzde 100 Türkiye’de üretelim” yaklaşımı taşımadan Türkiye’nin gerçekten uzun vadede sürdürülebilir rekabet gücünün olduğu alanlara yoğunlaşmak gerektiğine işaret eden Babacan, 10 bin dolar mertebesindeki milli gelir 25 bin dolar olurken, asgari ücretin bu noktada kalmasının beklenemeyeceğini ifade etti. 
 
2023 yılında muhtemelen asgari ücretin reel anlamda 2,5 misli olacağını aktaran Babacan, 2023’te hangi sektörlerde rekabet gücüne sahip olunabilirse bugünden o sektörlerin teşvik edilmesi gerektiğini söyledi. Babacan, ”Sürdürülebilir rekabet gücümüzün olduğu, olacağı sektörlere teşvik mekanizmamızı düzenleyip uygulamamız gerekiyor ki 2023 yılı geldiğinde bir yanlış tablo, bir atıl kapasite, devlet desteğiyle açılmış 5 sene sonra kapanmış fabrikalar stokuyla karşı karşıya kalmayalım” diye konuştu.
 
Bir ürüne, sektöre tüm üretim dönemi boyunca sürekli devlet kaynağı aktararak o işi yapmak mümkün oluyorsa belki o konulara hiç girilmemesi gerektiğini belirten Babacan, şöyle devam etti:
 
”İlla yüzde 100 yerli, illa yüzde 100 Türkiye’de üretilsin yaklaşımıyla değil, akılcı olarak, nerede karlı görüyorsak nerede Türkiye’nin avantajını görüyorsak oralara hedeflendirilmiş şekilde bu destek mekanizmamızı oluşturmamız gerekecek. Bunun üzerinde şu anda Ekonomi Bakanlığımız ve Kalkınma Bakanlığımız beraberce çalışıyor. Hem Türkiye’deki bölgesel gelişmişlik farklarını dikkate alan hem de Türkiye’nin özellikle cari açığının yüksek olduğu alanlara daha detaylı bakan bir çalışma sistemi önümüzdeki dönemde olacak” diye konuştu.
 
”Herhangi bir sektöre şu andakinden daha fazla teşvikler olacaksa bunu 2011 yılı ortasından itibaren yapılan yatırımlara da uygulayacağız” dediklerini hatırlatan Babacan, teşvikten bahsedilince yatırımcıların teşviklerin açıklanmasını beklediğini, bunun da 6 ay kaybettirdiğini söyledi. Babacan, teşvikler açıklandığında şu andakinden daha fazla teşvik verilen sektörlerde uygulamanın geriye dönerek 1 Temmuz’dan itibaren yapılan yatırımları da kapsayacağını sözlerine ekledi.